suskunlar – ihsan oktay anar

suskunlar ihsan oktay anarModern dünyaların masal anlatıcısı olan Anar’dan yeni bir roman daha… Suskunlar… Kimliğini bulmuş üslûbu, özenle seçtiği kelimeleri, Osmanlıca konusunda o dönemin bir münevveri kadar bilgi sahibi olduğunu hissettirmesi, roman başında bizi girdabına çektiği kurgusunu romanın sonuna kadar hissettirmesi, her şeyiyle ama her şeyiyle bir İhsan Oktay Anar romanı… Yine İletişim Yayınları‘ndan çıkan roman, bir çırpında okunacak türden bir roman.

Romanın adının neden Suskunlar olduğunu öğrenmek isterseniz kitabı sonuna kadar okumanızı tavsiye ederim. O zaman anlayabilirsiniz adının neden Suskunlar olduğunu… Mevlevî dervişlerinin, şeyhlerinin öldükten sonra gömüldükleri mezarlığa “Hâmûşhâne” ya da “Hâmûşân” deniyor. Yani “Suskunlar Evi”.

Roman klasik bir Anar kitabı diyebileceğimiz şekilde kurgulanmıştır. Yine olayların birbirine girmiş kurgusu ile romancı bize, kitabı sonuna kadar pür dikkat bir şekilde okumamızı ve okurken ara ara duraksayarak, kitapta yaşanan olayları bir düzene sokmamızı tavsiye eder.

Romanı musikî etrafında döndüren romancı musikî terimlerini kullanmakta üstaddır her zamanki gibi. Amat’ta denizcilik terimlerini sanki kendisi bir denizciymiş gibi anlatır bize. Kezâ Suskunlar’da da musikîyi bilmeyen birisi için sözlükler de kâr etmez onu anlamaya. Birer musikî üstadı olmak gerekir romanın içinde yaşayabilmek için. Ya da sözcükleri ölesiye benimsemek gerekir. Hattâ bir keman, kanun ya da ney almalı o da olmadı mı sabah akşam keman, kanun, ney taksimi dinlemelidir.

Romanın parçaları birer yapbozdur aslında. Sayfalar ilerledikçe yapbozun bir parçasını tamamlayabiliriz. Ve ancak son sayfayı okuduğumuzda Suskunlar’ı anlarız ve Suskunlar’dan birisi oluruz.

Romanda satır arası ironiyi çok güzel kullanmıştır romancı. Ölesiye pinti bir adam olan Kalın Musa’dan bahsederken, sırf ailesinden birisinin yememesi için armudu ham ham yediğini söylemiştir. Armut bittikten sonra da bu armudun çekirdeklerinden çıkacak ağaçların ve bu ağaçlarda biten meyvların ne kadar kâr getireceğini dahi hesaplattırmıştır. İşte bu Kalın Musa bu armudu yeyip, çekirdeklerini de bir mendile sarar. Ancak Kalın Musa o kadar tok gözlü, gönlü zengin birisidir ki bu mendilde sakladığı çekirdeklerden bir tanesini yolda gördüğü gördüğü kör bir dilencinin çanağına atmıştır.

Romanı okurken İstanbul’un sokaklarını karış karış gezdirir size romancı. Önemsiz gibi gelen ayrıntılar arasında İstanbul’un sosyal yaşamını, ekonomisini, insanların nasıl geçindiğin, neler yaptıklarını vs. vs. anlatır durur. Adeta sosyal yaşamı araştırmıştır İstanbul’un.

Romancı, neyi adeta Tanrı’ya ulaşmakta bir araç olarak görmektedir. Tanpınar’ın da Tanrı il yekvücût olmak için bir araç olarak gördüğü musikî Anar için de Suskunlar’da bir araçtır. Neyin o kamışlıktan kopartıldığı için yanık yanık feryat etmesi, kulakları sağır edecek kadar hakikâti söylemesi, bağırması romanın özünde bir meseledir.

Romanı okurken en azından belli başlı karakterlerin isimlerinin anlamına bakmanızı tavsiye ederim. Meselâ Bâtın’ın ve Zâhir’in Allah’ın 99 isminden iki tanesi olduğunu bilmekte fayda var. Ve Bâtın’ın aslında görünmeyen ama varlığına inandığımız birisi olduğunu bilmekte fayda var doğrusu.

Bir de bu romanın simgeselliği var. İsimlerin sembolize ettiği görüşler ya da diyalogların dayandığı gerçek olaylar. Zâhir’in Hz. İsâ’yı remzetmesi gibi. Ve romandaki 12 arkadaşının da 12 havariyi temsil etmesi. Onlara “Alın bu kavunu yiyin, benim etimdir.”, “Alın bu şarabı için, benim kanımdır.” demesi de kezâ öyle.

Yeni Şafak yazarlarından Cemal Şakar’ın yazdığı şu yazıyı da aktarmak gerek diye düşünüyorum:

Bize masal içinde masallar anlatan İhsan Oktay Anar’ın son romanı Suskunlar, İletişim Yayınları arasından çıktı. Romanlarını, ele aldığı konuya ait geniş bir sözcük dağarcığıyla yazan Anar, son romanını da musiki etrafında kurar; tabii ki, musikiye ait oldukça geniş bir dağarcıkla. Bu konuda öylesine gayretkeştir ki, musikiye uzak biri için sözlükler de kâr etmez; tıpkı Amat’taki gemi ve denizcilik terimleri gibi.

“Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi.” Bu yaratılışın birinci günüdür ve Yegâh makamındadır; ikincisi Dügâh; üçüncüsü Segâh; dördüncüsü Çârgâh; beşincisi Pençgâh; altıncısı Şeşgâh ve Tanrı’nın yaratış sonrası dinlendiği yedinci gün ise Heftgâh’dır. Heftgâh makamının niseb-i şerife sayısı da yedidir. Yedi sayısı, Suskunlar’da çok önemli bir simgeye dönüşür ve roman yedi günlük yaratış evresine uygun olarak Yegâh makamıyla başlar; Konstantiniye’nin yedi musiki üstadı birer birer öldürülür. Romanın son bölümünde Yedikule Kahini’ne yedi arkadaşı bir ayna hediye ederler. Kahin rüyasında yedi şehrin yedi kahinini görür. Dünyanın ikinci hakikatini göreceği bu aynada, yaşanan yedi olayı müşahede eder ve roman böylece son bulur. Elbette roman sadece ‘yedi’ simgesi üzerine kurulmamıştır. Zaman, mekan, kişiler, olaylar hepsi birer simgedir. Azazil, sonra Tağut olacaktır; Kabil, İsmail Dede, Pereveli İskender Efendi yani çembalo üstadı cüce; herkesi kendine âşık eden Nevâ; Bâtın, Zâhir, Dâvut, Eflâtun, Kalın Musa, Veysel Bey, Bağdasar, Gülâbi, Meymenet, Âmin, Firavun ya da tersinden Nuvarif, Muhayyer Hüseyin Efendi ve daha niceleri aslında roman boyunca kişileri temsil eden özel isimler olmaktan ziyade birer simge olarak vardırlar. Örneğin Kabil, ismiyle müsemma bir şekilde romana cellad olarak girer; ama Kabil öldürüldüğünde onun katili artık Kabil olmuştur. Ya da elleriyle bir felçliyi iyileştiren Zâhir. O da ‘oniki’ kişilik şâkirtiyle birlikte oturduğu iftar sofrasında kendisi için hazırlanan kavunu ve rakıyı şâkirtlerine üleştirir ve: “Alın! Bu kavunu yiyin! O benim etimdir! Rakıyı da için! O benim kanımdır!” der. Görüldüğü gibi bu atıflar açıkça Hz. İsa’nın ‘son yemek’ olarak bilinen Hıristiyan anlatısınadır. Zaten yemek sonrası ‘Yâkuta’ isimli bir santurî onu ispiyon eder. Zâhir başından ve ellerinden bir tomruğa bağlanarak işkenceler altında uzun bir yol yürümek zorunda kalır.

Simgeler sayesinde gizemli bir hâl alan romanda, iç içe anlatılan hikayeler de aslında yap-bozun parçacıklarıdır. Belki de bu nedenden dolayı roman sanki baştan sona doğru kurulmuştur. Aslında ilk sayfaları okuduğumuzda olay ya da olacak olanlar bize anlatılmıştır. Ama anlamlı bir bütüne ulaşabilmek için, anlatı boyunca serpiştirilen parçacıkları bulup yan yana getirmek zorundayızdır. Örneğin Cüce Efendi’nin niye musiki düşmanı bir adam olarak camide vaaz ettiğini anlamak için, romanın son bölümlerindeki parçaya ihtiyacımız vardır. Okuduğumuzun kurgu olduğunu, zaten romanın da bu kurgu için yazıldığını bize ihsas ettirmesi postmodern edebiyatın önemli unsurlarındandır. Zaten postmodernlere göre hayat da bir kurgudan ibaret değil midir? Üstelik kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya inkılâp edip durduğu bir gerçeklik çevrimi içinde değil miyiz? “hayatında öyle bir olay olur ki, buna inanasın gelir! Bir de bakarsın ki, bu masal gerçeğin ta kendisiymiş!” Böylesi bir gerçeklik anlayışı elbette insanın bağlandığı, tutunduğu, kendisini tanımladığı temel değerleri değersizleştirmektedir. Tarih, tarih olmaktan; inançlar, inanç olmaktan, görünen dünya, göründüğü gibi olmaktan çıkmakta ve sadece romanın kurgusu içinde bir anlam kazanmaktadır. Kaçınılmaz olarak olaylar, olgular, gerçeklik romancının dünyagörüşüne göre anlamlı bir bütüne kavuşmaktadır. Binlerce yıllık simgeler romancının elinde bambaşka bir simge-simgelenen ilişkisine dönüştürülmektedir. ‘Sultan Ahmed-i Sâni Han Efendimiz’in’ devrinde, mevlevîhâne ve camiler etrafında kurulan romanda (belki Eflâtun hariç tutulabilir) herkes bir şekilde günaha bulaşmaktadır; daha doğrusu günah içinde debelenmektedir. Olumlu bir tip neredeyse hiç anlatılmaz. Amat’ı da semitik dinlerin neredeyse ortak bir biçimde anlattığı yaratılış alegorisi etrafında kuran Anar; Suskunlar’da da kişileri kendi kurduğu simgelerle çizmişti: içkinin, afyonun; alaverenin, dalaverenin gırla gittiği bir anlatışla.

Simge esasen nesne merkezli bir göstergedir. Nesneyle simge arasındaki simgeleme ilişkisi açıktır, bilinebilirdir. Anar, simgeyle simgelenen arasındaki bu ilişkiyi kırarak romanında onları ‘inançları’ etrafında yeniden biçimlendirmekte ve böylece Müslümanların binlerce yıllık simgelerini tanınamaz, bilinemez; dahası kirletilmiş, günaha bulaştırılmış bir hâle sokarak ‘düşük’leştirmektedir. Zaten böylesi bir düşükleştirme gerçekleştirilmeden sözkonusu simgeleri postmodern romana taşımak olası değildir, akıl işi değildir. Zira sadece bir eğlence, haz ve dahi anlatmanın keyfi, anlatmanın eğlencesi olarak yazılan bu tür romanlarda zaman, mekan, kişiler, olay ve olgular da bu hizmete binaen vardırlar. ‘Kendi’leri olarak var olmaları, romana bir ‘büyük anlatı’ olarak hakikati, gerçeği dayatma riskini taşırlar. Oysa postmodern romancı bir hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi göstermek, anlatmak derdinde değildir. Zaten genellikle tarihe ve polisiyeye sığınmaları da bu nedenledir. Güncel olandan kaçmanın başkaca yolu yoktur. Tarihin güvenli uzamı (ki tarihi de ‘retro bir senaryo olarak’ inşa ederek) romancıya keyfî bir artalan her zaman sunar. Böylece bir şeyi seçmek; yanında ya da karşısında olmak zorunda kalmaz. “Kur’ân-ı Kerîm’i koruyan Allah, Tevrat’ı ve İncil’i niye koruyamamış da kâfirler bu kitapları tahrif edebilmişler?” diye satıraralarına ‘zekice’ sorular yerleştiren Anar; ayet, hadis alıntılamakta; kelâmi konulara atıflar yapmakta ve birçok İslam âlimini isimleriyle romanına taşımakta da herhangi bir beis görmez. Çünkü onun için her şey sadece romanda kullanılan birer ‘malzeme’den ibarettir. Ayrıca postmodern romanın ‘ansiklopedist’ yanıyla da uyum içindedir. Herkesin bir sesin, bir nefesin, bir nağmenin yani Hayat Nefesi’nin peşinde koştuğu böylece belki de ölümsüz olacağına inandığı (Tağut tarafından inandırıldığı) romanda; ‘Eflâtun, yegah perdesinde karar eder ve Yaradan’la, yegahta yekvücut olur. İbrahim Dede de Ene’l Hakk demeye ihtiyaç duymayan Eflâtun karşısında secde eder’ ve böylece bir vuslat yaşanır. Bir başka vuslat da; Dâvut, Araban eseri çaldığında yaşanır: Herkesin âşık olduğu Nevâ kapının önüne çıkar; ikisi birlikte göklere doğru bir ışık olarak yükselen Âsım’ı görürler. Nevâ’nın ses, sedâ anlamını düşünürsek peşinde koşulan ‘sesi’ daha rahat anlamış oluruz. Bir de romanın başındaki Mevlânâ’dan yapılan alıntı bizim için çemberi tamamlar ve roman kendi üzerine kapanır: “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”

Artık Yedikule Kâhini’nin gören tek gözüne de ihtiyacı kalmamıştır: “Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu. Yedikule Kâhini’nin yegâne gözüne de bu şekilde perde indi. Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi. Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. Tıpkı sessizliği dinleyen Eflâtun gibi, kâhin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.”

ve arka kapak yazısı:

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek.
Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.
Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…

2 Comments

  1. fatih ilkoğlu

    İhsan Oktay Anar ustaca yaptığı benzetmeler, iç içe geçirmeler, zamansız – mekansız anlatımlar hem düşündürüyor, hem zevk veriyor. Bende kitaplarını merakla okudum.
    Makamlar, enstrümanlar, karakterler ve olaylar, geçmiş ve geleceğin şimdiki zamanda anlatımı, akıllıca.
    Asım ve Cüce bana bir çok noktada, Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e atfedilmiş gibi geldi.
    Zahir Hazretleri ( Hz. İsa ) ve Davut ( Mehdi ) geliyorlar ve Asım’ın ( Hz. Ali’nin ) itibarını kurtarıyorlar.
    Cüce’nin yazdığı, Zahir Efendi’nin Davut’a verdiği Sonata Reminör nedir acaba? Veda Hutbesi olabilir mi?

  2. ben ihsan oktay anar’ın sadece amat adlı kitabinı okumama rağmen onun diğer kitaplarla nasıl farklı bir kitap olduğunu anladım amat gerçek bir şaheserliktir.okunmasını herkese tavsiye ediyorum.kitapta sürekli bir ilginçlik ve düşündürücülük hakim,böyle bir kitabı daha önce okumamıştım.ve suskunlar adlı kitabını da en kısa zaman da okuyacağım.zaten eleştirmenlerin de dediği gibi bir kitabını okuduğunuzda diğerlerini okumamak mümkün değil.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*