All Posts By

Kaan Fakılı

Yaşıyorum

içimden gelen her şeyi yazdım

Aslında yazacaklarımı ve yazdıklarımı öykü formatında yazmayı istemişimdir hep. Söyleyeceklerim öyle sıradan, süssüz şeyler olmasın demişimdir. Hattâ hayatımın bir deminde daktilo kullanmışlığım bile vardır. Belki birkaç gün belki de birkaç ay. Ancak elim değmiştir o alete. Bilgisayar ile aramda henüz yeni yeni bir bağ oluşurken daktilonun o eşsiz “tık tık” sesinin insana ilham verdiğini ta o zaman keşfettim ben. Harflere bastıkça yazacaklarınızın ardı arkası kesilmiyor. Ve o an anlıyorsunuz büyük yazarların ne hissettiklerini, yazmanın ne hissettirdiğini.

Biz edebiyat teorisi dersinde bir yazma tekniği görmüştük. Tam olarak adını hatırlayamıyorum şu an. Hattâ Peyami Safa, Yalnızız romanında bunu sık sık kullanmıştı. Tamam hatırladım şimdi, “bilinç akışı tekniği”. Bu teknik ile yazar aklın a o an gelen her şeyi kâğıda geçiriyor. Sonradan düzeltme ihtiyacı falan da hissetmiyor. Genelde romanda karakter iç hesaplaşmaları bu şekilde yaşıyor. Yalnızız romanında da romanın esas karakterlerinden birisi olan ve romanda sık sık iç hesaplaşma yaşayan Meral’in konuşmalarında da bu taktiği kullanmış Safa. Eğer romanı pür dikkat okuyorsanız ve gerçekten hissediyorsanız, yazarın bu taktiği kullandığını hissedebiliyorsunuz. Zira roman karakteri sizinle konuşur gibi oluyor. Evet, uzunca bir edebiyat dersinin ardından kendime geçeyim yine. Zira bencilce de olsa burası benim günlüğüm değil mi? 🙂

Ben yazı yazarken sanırım bu taktiği kullanmayı seviyorum. Cümlelerimi düzeltmeyi, anlatım bozukluklarını ve hattâ imlâ hatalarını dahi düzeltmeyi pek sevmiyorum. Çünkü yazdığım yazıdan bir şeyleri kötü diye sonradan çıkarmak istemiyorum. Samimiyetimi azalttığını düşünüyorum. Belki de bu yüzden hiç öykü yazmaya çalışmadım. Ya da yazmaya çalıştığımd bu öykü bir ya da en fazla iki paragrafın üzerine çıkamadı. Ancak bir edebiyatçı olarak ve yazar olmayı hayal eden birisi olarak bir öykü yazamamanın ıstırabını da yer yer duymuyor değilim. Neyse, ben de şimdilik içimdekileri yarı öykü, yarı deneme ve yarı hatırat türünden destek alarak anlatırım, ne yapayım.

Son günlerde büyüdüğümü hissediyorum. İçinizden belki eşek kadar oldun, daha ne büyümesi gibi düşünceler geçirenler olabilir, hak veriyorum. Ancak insan bazen bazı durumlarda büyüdüğünü gerçekten hissedebiliyor.

Büyümeyi anlamanın nasıl bir duygu olduğunu anlatmayacağım size. Zira bunu yaşamadan da anlamayacağınızı düşünüyorum. İnsan büyürken yalnız olduğunu hisseder. Kalabalıklar içerisinde yalnız. Aile içerisinde yalnız, arkadaş yanında yalnız. Bazen aynaya baktığı zaman dahi yalnız hisseder kendini. Karşılaştığı sorunlar, yaşadığı zorluklar onu büyümeye sevk etmiştir. Yaşının üzerindeki bir insanın kaldırabileceği sıkıntılarla hem de bir anda karşılaştığı zaman insan büyüdüğünü hissediyor. Hani bu rüyanızda birisi ağzınızı kapatır ama siz çığlık atarsınız. Hemen önünüzde anneniz ya da babanız durur, ama siz attığınız o çığlıkla sesinizi duyuramazsınız ya. Belki o duygulardan bir tanesidir büyümek. Çığlık atmak istersiniz, ancak atamazsınız. Bunun tezatını en iyi yaşayan dostlardan birisi sanırım Suskun‘dur. Her yazımda ona atıfta bulunmayı alışkanlık haline getirdim belki ancak onun yazılarını okuduğum zaman bağırmak isteyen ancak bağıramayan birisi olduğunu hissediyorum. Belki de ondan Vaveyla‘dır sitesinin adı değil mi ?

İnsan kalabalıklar içinde bir başına kaldığı zaman hayal ettiğini yaşamak istiyor. Bir dağ köyünde olmak, sabah uyandığında o oksijeni ciğerlerinin en ücra köşesine kadar çekmek istiyor. Sonra spor kıyafetlerini giyip koşu yolunda biraz koşmak, sonra eve gelip güzelce bir banyo yapıp şöyle tereyeğ-bal eşliğinde kahvaltı yapmak istiyor. Hem de o tahtadan evin, tahtadan balkonunda. Yanına da güzel bir bardak çay… Belki duygusal birisi olduğumdan yaşıtlarım gibi Antalya, ya da Bodrum gibi cıvıl cıvıl yerlerde tatil yapma özlemi duymuyorum hiç. Benim gezdiğim yerlerde, benim soluduğum yerlerde yapay hayatlar olmamalı. Her şey, ama her şey en safından olmalı. İnsanların size hizmetleri cebinizde para ile sınırlı kalmamalı. Belki insanlardan bu derece soğuduğumdan, onlara kolay kolay güvenemememden böyle konuşuyor olabilirim, ancak ne fark eder ki. Bu sonucu değiştirmiyor değil mi ?

Bazen artık büyümenin, duygusal değil güçlü olmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Ne olursa olsun üzücü şeyler karşısında güçlü olmalı ve “umursamamalısın” diyorum kendi kendime. Çoğu zaman da bunu başarıyorum. Ancak an geliyor ki ufak bir şey bile beni yerle bir etmeye yetiyor. Hemen o güçlü adam modundan çıkıp bir acizlik dönemi başlıyor. İnsan aciz olduğunda sokakta maç yapan çocuğun gözünde dahi o yardımı istiyor değil mi? İnsan acizken çöp kovasından yemek toplayan kedilere dahi bakıp ağlayabiliyor. Ya da insan acizken daha bir duyarlı oluyor. Daha bir etrafına bakıp algılıyor her şeyi…

Uzunca bir iç dökme merasimi geçirdik doğrusu değil mi? Bazen bu kadar karışık ve bu kadar her şeyi yazmayım diyorum kendi kendime. Açayım başka bir günlük, adım sanım bilinmesin, yazayım orada her şeyi diyorum. O zaman da yaptığım işe sadık kalmayacağımı düşünüyorum. Ne de olsa bu günlük ve ben de günlük tutuyorum değil mi? Adım, sanım belli. Hem diyorum madem yazar olmak istiyorum ve yazdıklarımın samimi olmasını istiyorum, herçekten hissettikleimi yazmak istiyorum, o zaman varsın kalbimden çıkıp, dilimden dökülen her şey kaydolsun bu günlükte…

Son olarak da sizlerle bir şarkıyı paylaşmak istiyorum. Podcast ya da buna benzer bir müzik dinletme eklentisi kuramadım henüz. Ancak adresi vereyim, siz indirin onu bir güzel dinleyin. Güzel bir keman taksimi diyelim. Beğeneceğinizden adım gibi eminim.

buyurun, buradan indirin

yalnız iki yoldaş uyanık,
biri ben, biri de serseri kaldırımlar…

Biliyorum

orhun abideleri ve fevkalade türk dili

Orhun Abideleri

Orhun Abideleri

Lise yıllarında Türkçe dersinde hocalarımızın bize üzerine basa basa öğrettikleri Orhun Abideleri bildiğiniz gibi Türk Dilinin bilinen ilk yazılı kaynaklarıdır. Efendim, Türkler daha evvel de konuşuyorlardı, birbirleri ile sohbet ediyorlardı ancak bunu ilk defa Orhun Abideleri ile yazı haline getirdiler. İşte bu abideler/yazıtlar/kitabeler Türk Dilinin bilinen ilk yazılı kaynaklarıdır.

Aslında Orhun Abideleri kavramı zihnimizde lise yıllarından beri var olan bir kavramdır. Peki Orhun Abideleri kavramı ile ne anlatılmak istenmektedir?

Eski Türkler yaptıkları işleri ve kendinden evvelki hakanın ya da büyüğünün yaptığı işleri bir taşa yazarlar. Bu taşlara bengü taşlar denir. Bengü, sonu olmayan, ebedî anlamındadır. Türklerde Köktürklerin ikinci döneminden kalma 10 kadar bengü taşı vardır. Bunlar; Çoyr, Hoytu Tamir, Ongin, Köl İç Çor, Altun Tamgan Tarkan, Tonyukuk, Kül Tigin, Bilge Kağan, İhe Nûr, Hangiday.

Bu yukarıda adını verdiğim bengü taşlar Orta Asya’nın çeşitli bölgelerinde dikilmişlerdir. İşte bunlardan Orhun Abideleri diye adlandırdığımız 3 bengü taşı, yani Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan taşları Orhun Irmağı kenarında bulunduğu için bunlara umumiyetle Orhun Abideleri denmektedir.

Şimdi gelelim bu 3 bengü taşını kimin, ne zaman diktiklerine. Tonyukuk Bengü taşı 725-726 yıllarında dikilmiştir. Bu bengü taşı bizzat Tonyukuk tarafından dikilmiştir. Bu taşta Türk milletinin Çin esaretinden nasıl kurtulduğunu, Köktürklerin diğer Türk boyları ile nasıl bir mücadeleye girdiklerini Tonyukuk etrafında gelişen hadiselerden yola çıkarak anlatır.

Kül Tigin bengü taşı, 732 yılında kardeşi Bilge Kağan tarafından dikilmiştir. Kül Tigin ve Bilge Kağan İlteriş Kağan’ın oğludur. İşte bu yazıt Türk dilinin daha o dönemde fevkalade bir dil olduğunun göstergesidir. Son olarak Bilge Kağan bengü taşının ne zaman dikildiğini söyleyip bu eserlerdeki dil özelliklerini ve üslup özelliklerini size aktaracağım. Bilge Kağan bengü taşı ise 735 yılında oğlu Tenri Kağan tarafından diktirilmiştir. Bu anıtın büyük bölümü Kül Tigin anıtındaki yazılar ile aynıdır.

Türk yazı dilini 8. yüzyılda yazıldığı bilinen Orhun Abideleri ile başlatmak aslına bakarsanız bir gaflet örneğidir. Zira Orhun Abidelerindeki gibi bir dilin oluşabilmesi için yaklaşık 5-10 asır gibi bir sürenin geçmiş olması gerekmektedir. Bu da Türk yazı dilini asgari milata kadar götürür. Orhun Abidelerinde bir dil artık oluşumunu tamamlamış ve edebiyat yapılabilecek bir erginliğe ulaşmıştır. Söz dizimi ve kelime dağarcığı oturmuştur. Bu da yine değindiğim gibi kolay bir şey değildir.

Bu saydığım Orhun Abidelerinden Kül Tigin bengü taşı benim gönlümde ayrı bir yer tutmaktadır. Diğer taşlara oranla bu taşta büyük bir edebiyat yapılmıştır. Bunu Bilge Kağan’ın kendi sözleri ile size satır altı tercüme ile aktaracağım. Az evvel söylediğim gibi bu taşı Kül Tigin ölünce kardeşi Bilge Kağan diktirmiş ve metni bizzat kendisi yazdırmıştır. Kendi gönlünden geçenleri yazdırmıştır.

İnim Köl Tigin kergek boltı.
Kardeşim Köl Tigin şahin olup uçtu (vefaat etti).

Özüm sakıntım.
Ben düşünceye daldım.

Körür közüm körmez teg,
Görür gözüm görmez gibi,

Bilir biligim bilmez teg boltı.
Bilir aklım bilmez gibi oldu (delirecek gibi oldum).

Özüm sakıntım.
Ben düşünceye daldım.

Öd Tenri yaşar;
Zamanı (ebedî olarak) Tanrı yaşar;

Kişi oglı kop ölgeli törümiş
İnsanoğlu hep ölmek için yaratılmış

Ança sakıntım.
Böyle düşündüm.

Közde yaş kelser tıda.
Gözden yaş gelse önleyerek,

Könülde sıgıt kelser yanturu sakıntım.
Gönülden feryat gelse bastırarak düşünceye daldım.

Katıgdı sakıntım.
İyice düşündüm.

İki şad ulayu iniygünüm,
İki şad ve kardeşlerimin,

Oglanım, beglerim, bodunum,
Oğullarım, beylerim ve milletimin,

Közi kaşı yablak boltaçı tip sakındım.
Gözü kaşı perişan olacak diye düşündüm.

Şimdi siz söyleyin, böylesine fevkalade bir dilin oluşması kolay mıdır?

Yaşıyorum

,

Biraz kafa dinlemek, dertlerden uzaklaşmak için Ankara’dan kaçtım. Bir süre bir şeyler yazamayacağım. Döndüğüm zaman herşeyi anlatırım.

Selametle.

İzliyorum

bir rüyaya ağıt (requiem for a dream)

requiem for a dream2000 yapımı Requiem for a Dream filmi imdb‘de en iyi 250 film arasından 62. sırada yerini almış. Ben de buna istinaden güzel filmdir diyerek izleyeyim dedim. Basit bir senaryo ile güzel bir iş çıkarıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pek bir olay da yok filmde, psikolojik bir film. Film Hubert Selby’nin romanından sinemaya aktarılmış.

Filmde benim kestirebildiğim iki ana unsur var. Bu iki ana unsurun birbiri ile bağlantılı olduğunda insan hayatı için ne kadar tehlikeli olabileceği gösterilmek istenmiş. Bunlardan birisi “tutku” diğeri ise “bağımlılık”. Tutku kavramını az çok herkes tahmin edecektir. Ancak “bağımlılık” soyut anlamda düşündüğümüz bağımlılık değil, bir madde bağımlılığıdır. Yani uyuşturucu, hap gibi. Bu filmde de hap bağımlısı olan 4 kişinin tutkusu işlenmiştir. Filmdeki karakterlerden birisi genç oğlanın annesidir. Yaşlı bir kadındır ve yalnız yaşamaktadır. Kadının “tutku”su televizyonda yayınlanan bir yarışma programına katılmaktır. Bir gün kendisini işletmek isteyenler ona bir zarf içerisinde yarışmaya katılmak için form gönderirler. Kadın o anda eski ve en sevdiği bir elbiseyi üzerine giyer ve elbisenin olmadığını görür. İşte o anda zayıflaması gerektiğini düşünür. Birkaç arkadaşının tavsiyesi ile zayıflama ilacı almaya karar verir. Ve işte kadının bu bağımlılık yapan ilaçlardan alması ile hayatı kararmaya başlar.

Filmin ikinci karakteri üstteki paragrafta bahsettiğim kadının oğludur. Onun tutkusu da kız arkadaşı ile evlenmektir. Eroin kullanan genç eroin işine girer. İşleri bir süre iyi giderken yaşadığı bazı olaylardan dolayı batar ve onun da hayatı kararmaya başlar.

Filmin üçüncü karakteri üst paragrafta bahsettiğim gencin kız arkadaşıdır. Onun da hayali sevgilisi ile evlenmektir. Ancak o da eroin bağımlısı olduğu için ve kolay kolay eroin bulamadığı için yanlış yollarla eroin aramaya başlar ve onun hayatı da bu şekilde kararır.

Son karakter ise bu gençlerin zenci arkadaşlarıdır. Onun da arkadaşlarından pek bir farkı yoktur. O da sık sık annesini özlemesi ile dikkat çeker.

Filmin güzel bir özelliği, aynı kaderi yaşayan dört karakteri farklı farklı işlemiş olmasıdır. Ve hedeflerine uyuşturulmuş bir şekilde bağlanan bu dört kişinin saplantılarının ne kadar acı bir sonla işlendiğini göstermektedir.

Filmde dikkatimi çeken bir diğer şey ise filmin sonunda tüm karakterlerin aynı duruşu paylaşmalarıdır. Yani dört karakter de yatağa uzanmışlardır ve dizlerini göbeklerine çekerler, kafalarını da kollarının arasına alırlar. Tıpkı anne karnındaki bebeğin duruşu gibidir. Bu duruşu bir romanın sonunda bir yazar işlemişti. Bunu tam hatırlayamıyorum şu an. Ancak bu duruşun güvenilecek birisine duyulan ihtiyaçtan olduğunu hatırlıyorum.

Bu filmi bu kadar açık seçik anlatmamın nedeni aslında kurgusunun basit olmasıdır. İzlerken size de basit gelecektir. Ancak yaşanan olaylar ve çıkarılan sonuçlar hiç de sandığımız gibi basit değildir.

Ayrıca filmin müziği de çok güzel. Hani şu soundtrack dedikleri şey.

Yaşıyorum

yazarken arınıyor musunuz?

Sıradan hayatıma tat vermek ve fazla kilolardan kurtulmak için akşam yürüyüşlerine başladım. Bİzim buradan çevre yoluna kadar 2 kilometre gidiyor, aynı yolu geri dönüyorum. Bir yandan da yediklerime dikkat ediyor ve gazlı içecekleri tüketmemekte direniyorum. Tabiî ki soda hariç. 🙂

Bugünkü akşam yürüyüşümde insanın neden yazmaktan hoşlandığını, yazan için yazmanın ne demek olduğunu düşündüm. Sonra Can Dündar‘ın bir yazısından bir parça geldi aklıma;

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti
bana…

Sonrası ise malûm, arka arkaya, hiçbirinin notunu alamayacağım, yazamayacağım ama düşünce dünyam için bilumum faydalı fikirler geldi aklıma. Acaba insan yazarken gerçekten kendini mi öğreniyordu? Yazmak ne ifade ediyordu insan için? Yoksa yazmak Dostoyevski‘nin hissettiği gibi bir “catharsis” miydi?

Her yazımda olduğu gibi kendimden hareketle cevaplar bulmaya çalıştım bu sorulara. Aslında insanın en iyi tanıdığı şey kendisidir. Ancak bir türlü kendini anlamak istemez. Sınırlarının, yapacaklarının farkında değildir insan. Kendini bir kalıba sokar ve o kalıbın içerisinde yaşar. Özeleştiri yapamaz ve haliyle de gelişemez. Hareketlerinin değerlendirmesini yapmaz ve bundan dolayı da yanlış dahi yapsa o ona doğru gelecektir. İnsan kendini tanıdığında, kendini tanımladığında mutlak doğruya her zaman ulaşacaktır. Her insan için bir doğru yaratmışsa yaratıcı, işte kendini tanıyan insan o doğruya ulaşacaktır.

Yazı yazmanın kendimi tanıma konusunda bana yardımcı olduğunu düşünüyorum. Belki siz yazdığım yazılarda ne gibi bir ruh halinde olduğumu tam kestiremiyorsunuz ancak ben beş ay önce yazdıklarımı dahi okurken o an neler hissederek yazdığımı anlayabiliyorum. Tıpkı bir şiirin en çok şairine anlamlı gelmesi gibi. Yazarken düşünüyorum ve ufkum gelişiyor. Yazdığım olaya birkaç farklı pencereden bakabilmeyi öğreniyorum. Yazdığım şeye eleştirel bir gözle bakabilmeyi öğreniyorum. Şüphesiz kendimi sınırlamadan yani geldiği gibi yazarken hissedip de söyleyemediğim, hattâ tanımlayamadığım şeyleri dahi yazabiliyorum. Kelimeler kifayetsiz kalmıyor. Özellikle de durmadan yazdığım yazılarda. Anlatım bozukluğu yapıyorum, imlâ hataları yapıyorum ancak gerçekten hissettiğimi yazıyorum. En içten yazılar, en çok hissedilen yazılar da zaten böyle yazılmıyor mu? Kaçınız Peyami Safa‘dan “Yalnızız”ı okurken o karakterlerin iç hesaplaşmalarında bulduğunuz samimiyeti, başka kitapların sayfalarında bulamıyor?

Yazmak kendini öğrenmekten başka bir de “catharsis”tir benim için. Catharsis aslında psikoloji alanına ait bir terimdir. Ancak edebiyatta da mühim bir yeri vardır. Catharsis arınma demektir. Yazarken dertlerinden, hastalıklarından arınma, boşalmadır. Dünyanın en ünlü yazarlarından Dostoyevski, sara hastasıdır. Şüphesiz ona göre yazdıkları onun arınmasını sağlamıştır. Rahatlatmıştır kendisini. Kaçımız bir yazı yazdıktan sonra rahatlamayız ki? Bir kâğıdı kalemi olmayanın her zaman bir psikoloğa ihtiyacı vardır bence. Kâğıt ve kalem bizim en iyi dostumuz olmalıdır. Günlüklerimiz yani. İçimizden ne geçiyorsa yazmalıyız. Arınmalıyız.

Son olarak da, bugüne kadar hiç günlük tutmadım ben. Öyle beyaz sayfaları açıp da yazı yazmadım. Yazma girişimim olmadı değil, oldu. Ancak hep başarısızlıkla sonuçlandı. Kısmet beyaz sayfalara değil ama beyaz ekranlara yazmakmış desenize. 🙂