Browsing Tag

duygusal

İzliyorum, Yaşıyorum

eternal sunshine of the spotless mind (sil baştan)

eternal sunshine of the spotless mind

Son zamanlarda izlediğim harika filmlerden bir tanesi. İsmiyle müsemma bir film gerçekten. Katıldığım, katılmaktan zevk aldığım bir forumda bir arkadaş (rumuz: anathema) tavsiye etmişti bu filmi bana. Sonradan msn‘de sohbet ettiğim bir arkadaş(kbra) da tasdik etmişti aldığım tavsiyeyi. Filmden etkileneceğimi, hattâ favorilerimden olacağını söylemişti. Şimdi onların söylediklerinin hissettiğim duygular karşısında epeyce fakir kaldığını düşünüyorum. Film bana göre fevkalade bir şeydi. 2004 yılında Michel Gondry‘nin yönetmenliğinde çekilen filmde başrolleri Jim Carrey ve Kate Winslet paylaşıyor.

Sanırım uzunca bir süredir yaşadığım o karışık duyguları birisi almış, beynimi okumuş ve bir film haline getirmişti. Sanki beynmimde yaşadığım ben’i almış ve filmin esas karakteri olan Joel‘in yerine yerleştirmişti. Bu film bana öylesine yakın, beni öylesine anlatıyordu ki bunu kelimelere, kelimelerden de cümlelere dökmek pek mümkün değil sanırım.

Size burada her zamanki gibi filmi anlatır ve filmden alacağınız zevkin içine edebilirim. Ancak bundan ne siz hoşnut kalırsınız ve ne de ben film hakkında bir şeyler yazmış olurum. Filmin bana hissettirdiklerini, yaşattıklarını anlatmak istiyorum size. Ama önce şunu söyleyeyim ki; film Vanilla Sky filmi ile hemen hemen yakın konuları işliyor. Ancak Vanilla Sky bu filmin yanında bence halt etmiş. Her neyse, şimdi aşağıda yazacaklarım filmi izlemeyenler için pek hoş olmayacaktır. Gerçi yazdıklarımı okuyunca filmi izleme isteğinizin kaçacağını pek sanmıyorum ama yine de okumayın lütfen. Filmi izleyin ve öyle okuyun. İnat etmeyin işte, önce izleyin.

Filmin yarısına kadar nerede ne olduğunu, olayların hangi zaman dilimlerinde gerçekleştiğini, hangi oyuncunun nerede hangi rolde olduğunu falan pek kestiremedim. Ama filmin yarısında yaşanan birkaç hadise ve filmin sonlarına doğru yaşanan birkaç hadise bana “vay be” dedirtmeye yetti de arttı bile.

Kısaca özetlemek gerekirse, iki sevgili iki kere tanışıyor. 🙂 İlk tanışmalarında anlaşamıyorlar ve kadın teknolojik bir yöntemle sevgilisini beyninden sildiriyor. Akabinde bunu öğrenen adam da onu beyninden sildiriyor… En azından sildirmeye çalışıyor… Film aslında burada “kısaca” dediğmen o kadar farklı ki, inanın ben anlatmak istemiyorum. Anlatsam sanırım filmin heyecanı kaçacak. Şimdi ben has duygularıma geçeyim istiyorum o kadar girizgahtan sonra.

Çok kötü oluyorum filmi izlerken. Ne güzel diyorum bir aşk başladı filmde. Tam da benim sevdiğim aşklardan. Hani arka fonda hoş bir müzik, iki aşığın da yüzünde hafif bir gülümseme ve iki tarafın da birbirinden habersiz, birbirlerine karşı hissettikleri heyecan. Sonra birkaç hadise oluyor ve ayrı düşüyorlar. Üzülüyorum o an, böyle bir aşk ile başlayan film bir ayrılık ile devam edemez… Etmiyor da nitekim… Her şey bir bozuluyor, bie düzeliyor. Mutlu son ama. 🙂

İlişkilerinize bir göz atın. Aslında sadece sevgili bazında düşünmemek lazım ama sevgili bazında olmayan ilişkiler pek kafaya takılmıyor nedense. Takmayın da zaten. Sevgiliniz ile olan ilişkiniz zaten yeterli olacaktır size, kafaya takma açısından. Sevgilinizden ayrılıyorsunuz. Nedeni hiç önemli değil. Bir şekilde ayrılıyorsunuz. Sonra bir gece yatağınıza yattığınızda sevgilinizi hatırlıyorsunuz. Ya da onu zaten hiç unutamadığınızı varsayın mesela. Çalışma masanızın üzerinde duran bir biblo onu size hatırlatmaya yetiyor değil mi? Başkaları için anlamsız gelen, anlamsızca masada duran bu biblo sizin için ne kadar anlamlı, size neler hissettiriyor değil mi? O bibloyu alırken neler hissettiğinizi, o biblonun size neler hissettirdiğini ifade etmeye kalksanız sayfalarca kâğıt harcarsınız şimdi değil mi? Ama tüm bunlar, hissettikleriniz ve hattâ gözyaşlarınız dahi o bibloyu alırken ki hatıranızı bir daha yaşatmaya yetmiyor değil mi? O anı tekrar yaşamak için neleri feda etmezdiniz ki?

Yaşanan anlar geri gelmiyor maalesef. Ne kadar çabalarsak çabalayalım geri gelmiyor. Bazen düşünüyorum da, acaba sevgiliyi bize unutturmayan şeyler hep hatıralar değil mi? Zihnimizde ona yüklediğimiz anlamlar değil mi?

Kaç gece yatağa başınızı koyduğunuzda, için için ağladığınızda kalbinizin tüm saflığı ile Yaradan’a yalvarıp ona ait tüm hatıraları zihninizden silmesini istediniz? Çoğu kez istediniz bunu değil mi? Ya bu hatıraların silinişine birbir yaşayarak tanık olsaydınız? Mesela o bibloy alırken sevgilinizin sizi yanağınızdan öptüğü anı yaşarken o anın silindiğini hissetseydiniz? Yine de silinmesini ister miydiniz o güzel anıların?

Bilmiyorum dostlarım, yaşamda hepimizin için sıkıntılı günler, hepimizin için unutması güç hatıralar vardır. Hepimiz onları unutmayı isteriz ama bir o kadar da o hatıraları hatırlamaktan, onları düşünüp uykuya dalmaktan zevk alırız… Hatıraları unutmak istemek konusunda biraz bencillik yaptığımızın farkındayız değil mi şimdi? Bırakın o güzel hatıralarımız bizimle birlikte yaşasın. Aklımıza geldiğinde ufak bir tebessüm edelim yeterli. Hiç yaşamamış olmak ölmek ile eşdeğer değil midir sizce?

Hatıraları bir kenara bırakırsak, yaptığımız hataları hatırlayıp pişman da oluyoruz ara sıra değil mi? Off diyoruz bazen, Allah’ım diyoruz, keşke o an şunu yapmasaydım, keşke o an orada olmasaydım her şey şimdi daha farklı olurdu diyoruz bazen değil mi? Kendi kendimizi yeyip bitiriyoruz. Düzelmeyecek şeyler için boş yere ümit ediyoruz. Oysa bir şansımız daha olsaydı, yaşadıklarımızı aynı güzelliği, aynı saflığı ile yaşayacağımızı bilsek ve o hatalarımızı bugünkü gözlerimiz ile görüp telafi etsek ne güzel olurdu değil mi? Hayat bize her zaman bu filmdeki gibi ikinci bir şansı tanımıyor maalesef. Gel hatanı telafi et demiyor. İşte bu yüzden adımımızı atarken, ağzımızdan bir sözü çıkarırken tekrar tekrar düşünmeliyiz dostlarım. Ufak hatalar için pek sorun değil de, o büyük hatalar yok mu… Telafisi mümkün olmayan…

Bu filmi izlediğim için gerçekten şanslıyım. Gerçekten hayatımı bir kez daha gözden geçirebildim nihayet. Hatalarımı gördüm, üzülmem gereken şeyleri, sevinmem gereken şeyleri gördüm. Ve belki uzun bir süreden sonra ilk defa gözlerim doldu. Ve belki uzunca bir süreden sonra ilk defa hissettim bir şeyleri. Her neyse.

Son sözlerimi söylemek istiyorum, içinde bulunduğunuz her andan zevk alın lütfen. Bu anı bir daha yaşamayacaksınız. Doya doya yaşayın. Kalbinizi güzelliklerle doldurun. Etrafınıza güzellikler saçın. Yaşadığınız anın telafisinin olmayacağını düşünerek yaşayın lütfen.

Hayat hepimize güzellikler getirsin…

İzliyorum, Yaşıyorum

the pursuit of happyness ve bizim hayat yolu

the pursuit of happynessYine yazı yazmayalı uzun zaman oldu diye başlamak istiyorum sözlerime. Klâsikleşti artık, benim de hoşuma gidiyor böylesi. En azından nasıl bir giriş yapacağımı düşünmeden başlıyorum sözlerime. Sonra birkaç kelam ile meramımı anlatıyor ve ondan sonra da mevzuya geçiyorum. Siz eğer bu acıtasyon kısımları okumak istemiyorsanız benim yazılarımda genelde okumaya ikinci paragraftan başlayın derim ben size.

Epeydir film izlemiyordum. İzlediğim tek şey Prison Break dizisiydi. Hani şu CNBC-E dizilerinden birisi. Hapishaneden kaçış. Güzel dizi hoş dizi , herkese tavsiye ederim. Ancak her zaman dediğim gibi beni o tarz diziler ya da filmler pek tatmin etmiyor doğrusu. Daha evvel de sıkça söylediğim gibi film dediğin biraz düşündürmeli, öğretmeli. Epey önce indirdiğim filmlerden birisini izleyim dedim bugün. The Pursuit Of Happyness filmin orijinal adı. Bizdeki adı ise “Umudunu Kaybetme”. Aslında birebir çeviri yaptığınızda “Mutluluk Yolu” gibi bir şey çıkıyor ortaya. Ancak “Umudunu Kaybetme” bence filmin muhtevasına birebir uyuyor. İzleyen varsa ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

Filmin başrolünde şu Hancock, I am Legend filmlerinden de hatırlayacağınız birisi oynuyor: Will Smith. Aslında bu adamın bu filme uyup uymadığını henüz tam anlamış değilim. Will Smith biraz daha aksiyon içerikli filmlerin adamı bence. Ancak bu filmde de oyunculuk kabiliyeti fevkalade bence. Filmi izleyen arkadaşlar bilecektir, şu tuvalet sahnesi bir harika. Hani şu tuvalette ağladığı sahne. İşte o an bence filmin doruk noktasıydı. Filmi hücrelerinize kadar hissettiren bir sahne idi. Film benim tarzımda olduğundan yine pek olay yok filmde. Fakir bir adam ve çocuğunun hayatı anlatılıyor. Adamın başarısı anlatılıyor. Öyle de güzel işleniyor ki…

Filmin başından sonuna kadar siz olay olacak diye bekliyorsunuz. Mutlaka bir şeyler olacak diye. Ama hiçbir şey olmuyor. Bu adamın başarma sahneleri falan da o kadar sade yapılmış ki inanamazsınız. Şöyle anlatayım o halde. Şimdi sizin hayatınızı benim yazdığımı düşünün. Siz bir yazar olmak istiyorsunuz ve bunun ilk adımı olarak da bir dergiye yazı gönderiyorsunuz. Ve sonunda da bu yazınız yayımlanıyor ve seviniyorsunuz. Ben şimdi bunları yazarken birkaç zirve yaşatırım okuyucuya değil mi? Mesela öyküyü yazarken ki ruh haliniz, hattâ öyküyü yazarken tıkanmanızı sağlar ve mühim bir olay ile o tıkanıklığınızı çözmeye çalışırım. Ne bileyim öyküyü yarışmaya son dakika yetiştirmenizi sağlar ve okuyanı heyecanlandırırım. İşte bu filmde o türden pek bir şey yok. Filmin sonunda adamın başaracağını biliyorsunuz. Durum yavaş yavaş gelişiyor, ancak filmde sizi çeken bir şey var ve heyecanınızı hiç yitirmiyorsunuz. Ne demek istediğimi, neler gevelediğimi bence filmi izledikten sonra bir kez daha düşününce iyice anlarsınız.

Bu paragrafı yazıya sonradan ekliyorum, öyle bir şeye ihtiyaç duydum çünkü. Adamın hayal ettiği şey için, başarmak istediği şey için yaptıklarını düşündüm de şu an belki ben olsam o kadar şey yapamazdım dedim kendi kendime. Başarmak için çok çile çekmek gerekiyor, gerçekten.

Ve filmi izlerken ben…

Her zaman bunu yapıyorum değil mi? Filmi izlerken düşünmeyi hiç ihmal etmiyorum. Belki düşünmeyi sevdiğim için, düşünce dünyamı genişletmeyi sevdiğim için izlediğim her filmi kendimle bağdaştırmayı seviyorum. Bu filmde de böyle olmadı desem yalan olur. Filmi izlerken birkaç şey düşündüm. Ancak öncelikle şunu söyleyim size, buradan aşağıda kendimden hareketle filmi tahlil edeceğim. Gerçekten filmi izlemeyi düşünüyorsanız filmi izledikten sonra okuyun bu kısmı.

Will Smith‘in, yani Chris‘in karısını düşündüm bir an. Öyle bir eşe sahip olmanın ne kadar üzücü bir şey olduğunu. Bunun üzerinde pek durmayacağım ama öyle dar bir anımda beni terkeden bir eşimin olmasını hiç istemezdim doğrusu. Eş dediğin, sevdiğim dediğin insan senin en zor anında yanında olabilmeli, bencil olmamalı ve senin için gerekirse canını vermeli. Hoş öyle insanı bulmak biraz zor olsa gerek.

Baba olduğumu düşündüm filmi izlerken. Bir baba olsam nasıl olurdum acaba diye. Becerebilir miydim baba olmayı, bunu sorguladım hep. Yer yer baba olmayı o kadar istedim ki anlatamam size. Belki bir çocuğun sorumluluğunu kaldırabilecek yaşta değilim henüz. Belki de orada baba olmak isteyişim bir çocuk sevgisinden değil de çocuğu olmanın insanı ne kadar farklı birisi yapacağını düşündüğümdendir. Yani bencilce bir yaklaşım olsa gerek. Çocuğum olduğunda ne kadar fedakâr olabileceğimi düşündüm. Bir de çocuğum olduğunda olaylara daha bir farklı açılardan bakabileceğimi düşündüm. Gerçekten iyi bir baba olurum ben, gerçekten.

Gelelim filmin özüne, “umudunu kaybetme”. Umut dediğimiz şey ne garip değil mi? Aslında biraz havada kalmış bir kelime. Herkes umutludur ancak imkânsız durumda umut etmeyi kaç kişi başarabilir? Ve başaracağına inanmayı kaç kişi başarabilir?  Açıkçası ben son zamanlarda yaşadığım birçok sıkıntılı durumdan ve bilhassa iş durumundan dolayı birçok konuda umudunu kaybetmiş birisiyim. Bir işe girip çalışacağımı düşünüyorum elbette ancak bu iş benim idealimdeki iş olacak mı olmayacak mı işte o konuda umudumu yitirmiş durumdayım doğrusu. Allah gönlüme yeniden bir umut ışığı yakar inşallah. Buna o kadar ihtiyacım var ki.

Şimdilik yazacağım şeyler bu kadar. Yoksa zihnimden kopup gelirdi. Sanırım bu kadar uzun süren aralıklarla yazmamın nedeni de bu olsa gerek. Kendimi yazmak için zorlamıyorum. Bir işaret bekliyorum ya da bir ilham diyelim ona.  Mesela bir filmi izliyorum ve duygularım birden parmaklarıma birikiyor ve yazıyorum. Tâ ki yazının sonucunu bağlayana kadar öyle devam ediyor. Yazıyı nerede noktalayacağıma dahi o ilham karar veriyor. Ve işte son.