Browsing Tag

nur

Okuyorum, Yaşıyorum

Mustafa Kutlu #Nur

Mustafa Kutlu Nur Kitabı

Mustafa Kutlu Nur Kitabı

Mustafa Kutlu okumayalı epey zaman olmuştu. Öyle ki ben hâlâ yayımlanan son kitabının “Nur” olduğunu düşünürken onun üzerine bir başka kitabı “Vatan Yahut İnternet” yayımlanıvermiş. Hoş “Vatan Yahut İnternet” gazete yazılarının seçkisinden oluştuğu için hikâye değil deneme kategorisine giriyor. Bu sebeple bir kenara koyabiliriz.

Mustafa Kutlu okumalarına birkaç sene evvel Türkiye Yazarlar Birliği’ndeki “Yazar Okulu” seminerleri esnasında merak salarak başlamış ve bitmeyen bir tez çalışması ile bu okumalarımı kâh bireysel kâh akademik boyuta getirmiştim. Devamını Oku

Yaşıyorum

son günlerde neler yapıyorum

Yazmaya yine ara vereli uzun zaman oldu. Tamı tamına 14 gün, yani 2 hafta boyunca ellerim klavyeye gitmemiş ve bir şeyler yazamamışım. Henüz bendeki bu yazı yazamama sendromunu çözmüş değilim. Aslında sendrom falan değil de, bir süre yazı yazmayınca sonradan yazamadığımı fark ettim. Her gün bir sonraki güne erteliyorum yazacaklarımı. Bir de yazacak bir şeyler bulamadığımdan değil bu aslında. Her gün onlarca şey yaşıyorum ve yazmadığım zaman sanırım birikiyor, öylece kalıyor.

Neyse şimdi en azından yazmaya cesaret ettim ve bir şeyler yazmak istiyorum. Yaklaşık 2 hafta boyunca neler yaptığımı şöyle bir özetlemek istiyorum.

Herhalde geçtiğimiz hafta pazar gününden önce neler yaşadığımı sanırım pek hatırlamıyor gibiyim. Düşünüyorum, düşünüyorum pek aklıma gelmiyor. Pek önemli bir şey yaşamamışım sanırım. 🙂 Geçtiğimiz hafta pazar günü, yani 19 Ekim 2008 ‘de hususî bir sebepten dolayı Kıbrıs‘a gittim. Orada Cuma gününe kadar kaldım. Epey gezdim, tozdum. Türkiye‘de henüz iller arası pek seyahat yapmamama rağmen nasıl bir cesaret ile Kıbrıs’a gittiğime ben de şaşıyorum doğrusu. Yaşadığım çok güzel birkaç anı var Kıbrıs’ta. Onlara değinmeden edemeyeceğim.

Arkadaşla Girne Kapısı diye bir bölgede gezinti yapıyorduk. Yapılar benim çok hoşuma gitmişti. Rumların sanırım barış harekatından önce yaşadığı bölge olsa gerek diye kendi kendime yorum yapıyordum. Ledra Palace diye bir yer hanı gezdik önce. Sonra da o güzel, sakin dar sokaklardan aheste revan adımlarla duvarlara baka baka yürüdük. İkimiz de sokakların o güzelliği ile, sakinleştirici özelliği ile büyülenmiş gibiydik ki köşedeki masada oturan 4-5 tane polisi ancak silkinip kendimize geldiğimizde fark ettik. Sonra acaba nereye geldik diye etrafa bir bakınınca Rum kesimine geçmek üzere olduğumuzu, tam sınırda olduğumuzu fark ettim. 🙂 Eğer polisleri görmeyip yolumuza devam etseydik, sanırım pasaportsuz diğer tarafa geçen ilk çılgın Türkler biz olacaktık. 🙂

Bir de okulun servisinde yolculuk yaparken, gözlüklü bir adamın genç bir çocuk ile konuştuğunu fark ettim. Sanırım adres falan soruyordu. Birkaç durak sonra genç çocuk inmek için kapıya yaklaştı ve o sırada kapının yanında bir arkadaşını fark etti. Onunla biraz konuştuktan sonra tam inerken “abiye yardım et” dedi. Arkadaşım da bahsettiği abinin tam yanındaydı. Bana dönerek aynen, “ayyy, adam kör galiba” dediğini duydum. 🙂 Kendisi henüz yaptığı gafın farkında değildi sanırım ki, ben kulaklarına eğilip söyleyince fark etti rezilliğini:

“Adam kör olabilir de, sağır değildir sanırım.” 🙂

Kıbrıs’ı beğendim gerçekten. Tam yaşamak istediğim yerler gibi aslınad. Böyle sakin bir yer. Aynı tatil mekânları gibi. Hani ne araba gürültüsü vardır, ne birbirine karışan insanlar… Biraz da pahalı olmasa…

Bir de bu uçak yolculukları beni bitirdi vallahi. Giderken Pegasus Hava Yolları ile yolculuk ettim. İlk defa uçağa bindiğim için ve daha önceden uçakların içini sadece filmlerde gördüğüm için ben şöyle geniş, ferah, aydınlık bir uçak bekliyorum. Efendim bizim çakma Kırıkkale servislerinden pek farkı yok gibiydi. Hani almışlar adamlar Avrupa’dan uçakları, koltukların arasını biraz sıkıştırmışlar ve arkaya iki tane daha atmışlar, durum bu. 🙂 Dönerken de Kıbrıs Türk Hava Yolları‘nı tercih ettim. Biraz daha uçağa benzeyen bir havası vardı. Yalnız ne olursa olsun şunu anladım ki, inerken ve kalkarken kemer takmak hakikaten önemliydi. Bir ani hareketle koltuğa mıhlanıyorsunuz. 🙂 Uçakta beni etkileyen en güzel an ise, uçağın bir adğın eteğinden geçerken manevra almasıydı. Manevra alırken, yani dönerken tam dağın eteği ile camdan gözgöze geliyorsunuz ve bir an o dağın eteği size yaklaşıyor ve uzaklaşıyor. Korkudan gözleriniz pörtlüyor sanırım. 🙂

Geldiğim gün ve ertesi gün sıkı bir uyku çektim. Bugün sabah da gerçekten çok iyi 3 insanla tanıştım. Üçü de birbirinden kaliteli ve eğlenceli insanlardı. Birisi uzun süredir merak ettiğim, görmeyi çok istediğim, meslektaşım, benzerim, duygusal kardeşim Evren idi. Sitesinden, fotoğraflarından takip ettiğim Evren’i nihayet görme, makinesinin kadrajına takılmak nasip oldu. Onunla birlikte Servet ile tanıştım. Servet benim mezun olduğum liseden mezunmuş ve üniversiteyi de aynı yerde okumuşuz. O halen okumaya devam ediyormuş. Bir diğer arkadaş ise Nur idi. Nur da bir radyo kanalında (Radyo Vizyon 93.0 ) haber spikerliği yapıyormuş. Aslında haber spikeri mi denir yoksa başka bir şey mi denir tam olarak bilemiyorum ama her saat başına 5 kala (Örn: 09.55, 10.55., 11.55) bu radyoda haberleri sunuyormuş. Sanırım daha önce bu radyoyu dinlemedim ama artık dinleyeceğim. Haberleri kaçırmayacağım. Vallahi ilk defa bir radyo sunucusu ile tanışma şerefine nail oldum. Ayrıca kendisinin çok iyi poz verdiğini buradan söylemeden edemeyeceğim.

Birkaç saat Kızılay‘da bir kafede oturduktan sonra Kocatepe Camii bahçesinde epey bir fotoğraf çekindik. O onu çekti, bu bunu çekti, hepimiz çekindik, ikimiz şekindik, üçümüz çekindik, tek ben çekindim derken saat 15.00 sularında vedalaştık. Daha sonra da bizim Erkan ve Ömer ‘i ziyarete gittim. Çok güzel çay demlemişler sağ olsunlar. Daha doğrusu Erkan demlemiş çayı. Ellerine de yakışıyor böyle şeyler. 🙂 Söylemeden edemeyeceğim, Kızılay’da karnımın epey acıktığını fark ettim ve hemen simit aldım, onu bir güzel yedim. 🙂

Şimdilik kalın sağlıcakla…