Kategorideki Yazılar

İzliyorum

İzliyorum, Yaşıyorum

the pursuit of happyness ve bizim hayat yolu

the pursuit of happynessYine yazı yazmayalı uzun zaman oldu diye başlamak istiyorum sözlerime. Klâsikleşti artık, benim de hoşuma gidiyor böylesi. En azından nasıl bir giriş yapacağımı düşünmeden başlıyorum sözlerime. Sonra birkaç kelam ile meramımı anlatıyor ve ondan sonra da mevzuya geçiyorum. Siz eğer bu acıtasyon kısımları okumak istemiyorsanız benim yazılarımda genelde okumaya ikinci paragraftan başlayın derim ben size.

Epeydir film izlemiyordum. İzlediğim tek şey Prison Break dizisiydi. Hani şu CNBC-E dizilerinden birisi. Hapishaneden kaçış. Güzel dizi hoş dizi , herkese tavsiye ederim. Ancak her zaman dediğim gibi beni o tarz diziler ya da filmler pek tatmin etmiyor doğrusu. Daha evvel de sıkça söylediğim gibi film dediğin biraz düşündürmeli, öğretmeli. Epey önce indirdiğim filmlerden birisini izleyim dedim bugün. The Pursuit Of Happyness filmin orijinal adı. Bizdeki adı ise “Umudunu Kaybetme”. Aslında birebir çeviri yaptığınızda “Mutluluk Yolu” gibi bir şey çıkıyor ortaya. Ancak “Umudunu Kaybetme” bence filmin muhtevasına birebir uyuyor. İzleyen varsa ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

Filmin başrolünde şu Hancock, I am Legend filmlerinden de hatırlayacağınız birisi oynuyor: Will Smith. Aslında bu adamın bu filme uyup uymadığını henüz tam anlamış değilim. Will Smith biraz daha aksiyon içerikli filmlerin adamı bence. Ancak bu filmde de oyunculuk kabiliyeti fevkalade bence. Filmi izleyen arkadaşlar bilecektir, şu tuvalet sahnesi bir harika. Hani şu tuvalette ağladığı sahne. İşte o an bence filmin doruk noktasıydı. Filmi hücrelerinize kadar hissettiren bir sahne idi. Film benim tarzımda olduğundan yine pek olay yok filmde. Fakir bir adam ve çocuğunun hayatı anlatılıyor. Adamın başarısı anlatılıyor. Öyle de güzel işleniyor ki…

Filmin başından sonuna kadar siz olay olacak diye bekliyorsunuz. Mutlaka bir şeyler olacak diye. Ama hiçbir şey olmuyor. Bu adamın başarma sahneleri falan da o kadar sade yapılmış ki inanamazsınız. Şöyle anlatayım o halde. Şimdi sizin hayatınızı benim yazdığımı düşünün. Siz bir yazar olmak istiyorsunuz ve bunun ilk adımı olarak da bir dergiye yazı gönderiyorsunuz. Ve sonunda da bu yazınız yayımlanıyor ve seviniyorsunuz. Ben şimdi bunları yazarken birkaç zirve yaşatırım okuyucuya değil mi? Mesela öyküyü yazarken ki ruh haliniz, hattâ öyküyü yazarken tıkanmanızı sağlar ve mühim bir olay ile o tıkanıklığınızı çözmeye çalışırım. Ne bileyim öyküyü yarışmaya son dakika yetiştirmenizi sağlar ve okuyanı heyecanlandırırım. İşte bu filmde o türden pek bir şey yok. Filmin sonunda adamın başaracağını biliyorsunuz. Durum yavaş yavaş gelişiyor, ancak filmde sizi çeken bir şey var ve heyecanınızı hiç yitirmiyorsunuz. Ne demek istediğimi, neler gevelediğimi bence filmi izledikten sonra bir kez daha düşününce iyice anlarsınız.

Bu paragrafı yazıya sonradan ekliyorum, öyle bir şeye ihtiyaç duydum çünkü. Adamın hayal ettiği şey için, başarmak istediği şey için yaptıklarını düşündüm de şu an belki ben olsam o kadar şey yapamazdım dedim kendi kendime. Başarmak için çok çile çekmek gerekiyor, gerçekten.

Ve filmi izlerken ben…

Her zaman bunu yapıyorum değil mi? Filmi izlerken düşünmeyi hiç ihmal etmiyorum. Belki düşünmeyi sevdiğim için, düşünce dünyamı genişletmeyi sevdiğim için izlediğim her filmi kendimle bağdaştırmayı seviyorum. Bu filmde de böyle olmadı desem yalan olur. Filmi izlerken birkaç şey düşündüm. Ancak öncelikle şunu söyleyim size, buradan aşağıda kendimden hareketle filmi tahlil edeceğim. Gerçekten filmi izlemeyi düşünüyorsanız filmi izledikten sonra okuyun bu kısmı.

Will Smith‘in, yani Chris‘in karısını düşündüm bir an. Öyle bir eşe sahip olmanın ne kadar üzücü bir şey olduğunu. Bunun üzerinde pek durmayacağım ama öyle dar bir anımda beni terkeden bir eşimin olmasını hiç istemezdim doğrusu. Eş dediğin, sevdiğim dediğin insan senin en zor anında yanında olabilmeli, bencil olmamalı ve senin için gerekirse canını vermeli. Hoş öyle insanı bulmak biraz zor olsa gerek.

Baba olduğumu düşündüm filmi izlerken. Bir baba olsam nasıl olurdum acaba diye. Becerebilir miydim baba olmayı, bunu sorguladım hep. Yer yer baba olmayı o kadar istedim ki anlatamam size. Belki bir çocuğun sorumluluğunu kaldırabilecek yaşta değilim henüz. Belki de orada baba olmak isteyişim bir çocuk sevgisinden değil de çocuğu olmanın insanı ne kadar farklı birisi yapacağını düşündüğümdendir. Yani bencilce bir yaklaşım olsa gerek. Çocuğum olduğunda ne kadar fedakâr olabileceğimi düşündüm. Bir de çocuğum olduğunda olaylara daha bir farklı açılardan bakabileceğimi düşündüm. Gerçekten iyi bir baba olurum ben, gerçekten.

Gelelim filmin özüne, “umudunu kaybetme”. Umut dediğimiz şey ne garip değil mi? Aslında biraz havada kalmış bir kelime. Herkes umutludur ancak imkânsız durumda umut etmeyi kaç kişi başarabilir? Ve başaracağına inanmayı kaç kişi başarabilir?  Açıkçası ben son zamanlarda yaşadığım birçok sıkıntılı durumdan ve bilhassa iş durumundan dolayı birçok konuda umudunu kaybetmiş birisiyim. Bir işe girip çalışacağımı düşünüyorum elbette ancak bu iş benim idealimdeki iş olacak mı olmayacak mı işte o konuda umudumu yitirmiş durumdayım doğrusu. Allah gönlüme yeniden bir umut ışığı yakar inşallah. Buna o kadar ihtiyacım var ki.

Şimdilik yazacağım şeyler bu kadar. Yoksa zihnimden kopup gelirdi. Sanırım bu kadar uzun süren aralıklarla yazmamın nedeni de bu olsa gerek. Kendimi yazmak için zorlamıyorum. Bir işaret bekliyorum ya da bir ilham diyelim ona.  Mesela bir filmi izliyorum ve duygularım birden parmaklarıma birikiyor ve yazıyorum. Tâ ki yazının sonucunu bağlayana kadar öyle devam ediyor. Yazıyı nerede noktalayacağıma dahi o ilham karar veriyor. Ve işte son.

İzliyorum

vanilla sky ve bir rüya

Her yazıma “epeydir bir şeyler yazamıyorum” diye başlamak istemiyorum artık. Ancak şu durumda diyeceğim başka bir söz de yok sanırım. Arada sırada yazmak beni huzursuz etse de sanırım böylesi daha güzel oluyor. Zira her gördüğüm, duyduğum şeyi artık doğal karşıladığım için pek olağanüstülük sezemiyor ve günlüğe işleme ihtiyacı hissetmiyorum. Ancak işte arada sırada kendimi zorladığım ve “düşündüğüm” zamanlar hayatta ilginçlikler buluyor ve onları yazıyorum.

Bugün her şeyden biraz fırsat bulup bir film izleyeyim dedim. Film tercihlerim arasında genelde kurgusu biraz karışık, izlerken düşündüren ve sonuna kadar seni ekran başından ayırmayan filmler var. Ara ara kendime neden vurdulu kırdılı filmleri sevmiyorum diye sorsam da cevap alamazdım. Ancak bugün birazdan bahsedeceğim filmi izlerken şunu anladım ki, ben izlediğim filmin beni düşündürmesini, zorlamasını, günlük hayatta yaşadıklarımla bağlantı kurdurmasını vs. seviyorum. Dünyanın en mükemmel macera, aksiyon filmleri de olsa bana pek cazip gelmiyor. Evet onda da ekran başına kenetleniyorsunuz, film bitene kadar bir solukta izliyorsunuz ancak bence onların size kattığı pek bir şey yok. Filmin sonuna kadar katilin kim olduğunu anlamaktan başka hiçbir zihinsel faaliyete girişmeden filmi izliyorsunuz. Filmi kapatıp yatağınıza yattığınızda kafanızda düşüncelerden ziyade sadece filmin gürültüsü kalıyor. Sabah kalktığınızda ise filmden eser kalmamış.

Bugün epey önce seyrettiğim Vanilla Sky filmini tekrar seyredeyim dedim. Tom Cruise‘nin ve Penelope Cruz‘un başrollerini paylaştığı harika bir film. Cameron Diyaz da bu filmde oynuyor ancak film boyunca pek hoş sahnelerde onu anamadığım için adını söylemeye bile tenezzül etmiyorum. 🙂 Vanilla Sky, 2001 yılında Cameron Crowe tarafından çekilmiş bir film. IMDB‘de neden ilk 250 arasına giremediğine şaşırdım doğrusu.

Filmin konusunu her zamanki gibi size anlatmakla uğraşmayacağım. Zaten filmin konusunu, filmde ne olup bittiğini tıpkı 6. His ( The Sixth Sense)‘te olduğu gibi filmin sonunda anlıyorsunuz. Altıncı His kadar basit bir kurgusu olmasa da yine de onun gibi şaşırtıcı bir film bence. Filmi övme faslını atlattıktan sonra filmin bende düşündürdüklerini sizinle paylaşmak istiyorum. Eğer filmi izlemeden aşağıdaki yazıları okursanız pek bir şey anlamazsınız. Bence öncelikle bir filmi izleyin derim. Devamını Oku

İzliyorum

i am legend ( ben efsaneyim )

Uzun süre evvel birkaç günlükte görmüştüm bu filmi. Ancak afişinde adamın elinde silah falan olunca hoşlanmadığım filmlerdendir diyerek pek kaale almamıştım. Ancak bir iki arkadaşla filmler üzerinde sohbet ederken bana şiddetle önerdiği bu filmin öyle sıradan vurdulu kırdılı filmlerden olmadığını söyledi. Sanırım biraz benim sevdiğim psikolojik tarzda filmlerdenmiş. Ben de hemen indireyim dedim, attım listeye.

İki gece evvel izlemiştim bu filmi. Bir önyargı ile başladım ancak film gerçekten tüm önyargılarımı yıkmaya yetti. Şimdi aşağıda film hakkında biraz detaylı bilgi vereceğim. 🙂 E okuyunca filmi izlemiş kadar olacaksınız bende demesi. Ancak ben okusam da izlemek bana ayrı zevk verir derseniz buyurun devam edelim.

I am Legend yani Türkçe adıyla “Ben Efsaneyim” 2007 yılında çekilmiş ve yönetmeni Francais Lawrence. Başrölünde ise bizim kaliteli oyunculardan Will Smith var. Zaten filmde genellikle pek insan yok. Will Smith‘in yani Dr. Robert Neville‘nin bir de köpeği var Sam adında o kadar. İkisinin maceraları. 🙂

Film bir şirketin kanserli insanlar üzerinde denediği bir ilacın virüs şeklinde ortalıkta yayılması ile başlıyor. Bu virüs insanların vahşileşmesine, insanlık vasıflarını terk etmesine neden oluyor. Valla zombi desen zombi değil, vampir desen o da değil. Kuduz gibi bir şeyler. Gündüz güneşe çıkamıyorlar ve evlerde karanlık yerlerde barınıyorlar. Geceleri ise dışarı çıkıp avlanıyorlar.  Neyse bu virüs kan yolu ile ve hava yolu ile insanlara bulaşıyor. Virüs öyle yayılıyor ki, dünyadaki herkes bu virüsten kapıyor. Robert (Will Smith) ise ABD’de bir şehirde doktor yarbay. Onun vücudu yaptığı aşılar neticesinde bu virüse karşı bağışıklık kazanıyor. Gündüzleri dışarda gezerek şehirde sağ kalan birileri var mı diye arıyor geceleri ise evde duruyor.

Filmi sıradan yaratık (tam olarak ne olduklarını bilemediğim için yaratık diyorum) filmlerinden ayıran en önemli unsuru birazdan söyleyeceğim. Ancak bu unsurun dışında gerçekten ince düşünülmüş ayrıntılar var. Bu filmde yaratıklar diğer filmlerdekilere göre biraz zeki. Sadece kan kokusuna gitmiyorlar. Aynı zamanda yaşayan birisini daha gördüğünde onu günlerce takip edebiliyor ve ona tuzak kurabiliyorlar. Yani oldukça zekiler. İnsanlıklarına ait bazı özelliklerini hâlâ yitirmemişler. Yani tam bir canavar değil sizin anlayacağınız.

Gelelim en önemli unsura. 🙂 Film aslında bu yaratıkları pek konu edinmiyor. Yani yaratıklar filmin asıl konusunu ön plâna çıkarmak için, asıl konuyu vurgulamak için ortaya çıkarılmış bir ayrıntı diyelim. Filmin asıl konusu “yalnızlık”. Virüsün yayıldığı anda tüm insanlar bu virüsü kapıyor ya da bu virüsü kapan yaratıklara yem oluyor. Haliyle şehirde yaşayan kimse kalmıyor. Robert ise artık yalnızlık çekmeye başlıyor. Gidip cansız mankenlerle konuşacak duruma kadar götürüyor o işi. Bir de başına gelen üzücü bir olay onun bu yalnızlık duygusunu tetikliyor. Yalnızlığın insana neler yaptırabileceğini bu filmde rahatlıkla görebilirsiniz bence.

İzliyorum, Yaşıyorum

stranger than fiction’dan hareketle birkaç kelâm

stranger than fiction

İki gündür bilgisayar başında yazı yazmak dışında pek bir işim olmadığından internet bağlantısını sonuna kadar kullanarak birkaç film indireyim dedim. En azından canım sıkıldığında seyrediyorum, güzel oluyor. 2 gündür üç tane film indirmişim. Bunlardan ilki Erhan‘ın tavsiyesi ile indirdiğim Never Back Down‘dı. Film güzel hoş, gerçekten vurdulu kırdılı bir şeyler izlemek isteyenler için ideal bir film. Ancak ben biraz daha psikolojik, kurgusu biraz daha karmaşık filmler izlemeyi seven birisi olduğum için pek hoşuma gitmedi doğrusu. İndirdiğim ikinci film ise bugün izlediğim Stranger Than Fiction idi. Google‘da aradım ancak Türkçe çeviri adına rastlamadım. Pek de bir önemi yok zaten.

Son zamanlarda izlediğim güzel filmlerden bir tanesi. Bu filme de geçen gece Barış’ın şurada yaptığı tanıtım sayfasından ulaştım ve indirdim. Belki Barış‘ın üslûbundan etkilendiğimden midir (çok saçma bir kurgu hikâyesi var demiş) nedir bilemiyorum ancak filmi izlemeye biraz önyargı ile başladım. Ancak filmi bitirip, film oynatıcıyı kapattığımda bir daha önyargılı davranmamak konusunda kendime sıkı bir telkinde bulundum.

Stranger Than Fiction, son zamanlarda izlediğim filmler arasında kurgusu en iyi olan film diyebilirim. Yani hikâyesi. Hikâye aslında basit gibi duruyor ancak yönetmenin hikâyeyi böylesine güzel işlemesine şaşırdım ben. Aslında filmin başlangıcında bizim ana karakterin sıradan birisi olması bana American Beauty filmini çağrıştırdı hemen. O filmde de başına türlü olaylar gelecek olan baba filmin başında sıradan birisiydi. İşte bizim ilgili filmimizde bu adamın başına garip olaylar geliyor ve bir gün bakıyor, kendisini bir romanın ana karakteri olduğunu fark ediyor. Film de zaten burada başlıyor ve sürpriz gelişmelerle devam ediyor.

Aslında ben bu yazıyı filmi tanıtmak amacıyla yazmak istemediğim için filmle ilgili pek bir şey anlatmayacağım size. Ben yine filmi izlerken filmin bana çağrıştırdıklarından bahsedeceğim size. Durmuyor bir türlü beynim ve ruhum, sürekli bir devinim içerisinde. Düşünüyor, hissediyor. Sürekli gördüğü, izlediği şeylerden yeni yeni kurgular üretiyor. İzlediği şeyleri hayatına adapte ediyor vs.

Bir gün birisi çıkıp size, hayatınızı değiştirmenizin kendi elinizde olduğunu söylese ne yapardınız? Hayatınızın bir roman olduğunu, sizin de bu romanda ana karakter olduğunuzu söylese, romanınızı sizin yazmanızı istese neler yazardınız acaba? Ya da hangi romanın ana karakteri olmak isterdiniz?

Filmi izlerken hayatımızın aslında bir roman olduğunu düşündüm ben. Belki saçma gelecektir size, ancak ben öyle düşündüm. Ya da öyle inanmak istediğim için düşündüm. Belki de gerçek hayattan biraz olsun uzaklaşıp, kurgu dünyasında yaşamak istediğim için ya da hayatımda değişiklik istediğim için istemişimdir bunu değil mi?

Filmlerde gördüğüm birçok şeye özenen birisiyim ben. Mesela bu filmde adamın tek hayali bir gitar alıp onu çalmaktır. Ben de bir aralar keman çalmaya heveslenmiştim. Gittim Çin malı bir keman aldım, birkaç da nota öğrendim ve bir iki parçayı acemice çalar hâle geldim. İşte bu filmdeki adamı izleyince yarın kemanı kutusundan tekrar çıkarıp çalsam mı diye düşündüm uzun uzun… Belki de güzel fikirdir ne dersiniz? Kemanın ve ney’in diğer müzik aletlerinden ayrı bir yeri vardır benim için. Onları özel bir müzik aleti olarak görürüm. Belki de müzik aleti değil de, bir insan olarak görürüm onları. Ney’in tasavvuftaki yerini bilmeyen yoktur sanırım.Mevlânâ der ya, bu ney kamışlıktan koparıldığı için, sürekli kamışlığa bir özlem duyar ve ondan böyle sürekli feryat figan eder. Ve arkasından ekler, biz insanlar da Allah’tan koptuğumuz, dünyaya geldiğimiz için sürekli bir ıstırap içerisindeyiz. Ne zaman ki ona döneriz, yani vahdet-i vücûda kavuşuruz, o zaman mutlu oluruz. O zaman bir oluruz, o zaman tam oluruz.

Peki ya keman? Kemanın tarihi hakkında pek bir fikrim yok. Ancak onun da sesinin ney gibi insanın koparılmışlığını, feryadını dile getirdiğini düşünüyorum. Belki söyleyemediklerimizi, yazamadıklarımızı bu iki elçi aracılığıyla söyleriz değil mi? Suskunluğumuzu belki bu iki elçi bozar. Yüreğimizin en derinine hapsettiğimiz, üzerine kırk kilit vurduğumuz duygularımızı bu iki elçi gün ışığına çıkarır değil mi?

“İki müzik aletinden bu kadar hüner beklemek biraz saçmalıktır. ” Belki marksist, maddeci birisi olsam ben de böyle düşünürdüm. Ancak hayatı mânâ olarak gördüğüm için bana pek de öyle gelmiyor. Eğer bizde Allah’ın ruhundan bir ruh varsa, bize de kendi sıfatlarından üflemişse bizde de bir mânâ var demektir. Belki de Hallac-ı Mansur işte bu mânâyı keşfettiği için “En-el Hak” demiştir. Belki de biz ya da onu astıran kimseler anlamamıştır onun ne kadar mânâda gizli bir insan olduğunu değil mi?

Keşke şu bizi hayata tek yönlü bakmaya sevkeden at gözlüklerimizi çıkartabilsek. Keşke hissettiklerimize, düşündüklerimize ve yaşadıklarımıza 360 derece bakabilsek. Keşke her insanı anlayabilsek. Keşke empati denen kelimeyi gerekli kılan tüm unsurlar ortadan kalsa da birbirimizi anlayabilsek…

Bu yazıda da yine bir yerden girdim bir yerden çıktım. Beni affedin ne olur. Aklıma bir şey geldi mi yazmazsam bir daha yazamıyorum. En azından bu aklıma gelenleri kontrollü bir şekilde yazmayı öğrenene kadar beni affedin.

Selametle.

bişnev in ney çün hikâyet mîküned
ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

dinle, bu ney neler hikâyet eder,
ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

İzliyorum

bir rüyaya ağıt (requiem for a dream)

requiem for a dream2000 yapımı Requiem for a Dream filmi imdb‘de en iyi 250 film arasından 62. sırada yerini almış. Ben de buna istinaden güzel filmdir diyerek izleyeyim dedim. Basit bir senaryo ile güzel bir iş çıkarıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pek bir olay da yok filmde, psikolojik bir film. Film Hubert Selby’nin romanından sinemaya aktarılmış.

Filmde benim kestirebildiğim iki ana unsur var. Bu iki ana unsurun birbiri ile bağlantılı olduğunda insan hayatı için ne kadar tehlikeli olabileceği gösterilmek istenmiş. Bunlardan birisi “tutku” diğeri ise “bağımlılık”. Tutku kavramını az çok herkes tahmin edecektir. Ancak “bağımlılık” soyut anlamda düşündüğümüz bağımlılık değil, bir madde bağımlılığıdır. Yani uyuşturucu, hap gibi. Bu filmde de hap bağımlısı olan 4 kişinin tutkusu işlenmiştir. Filmdeki karakterlerden birisi genç oğlanın annesidir. Yaşlı bir kadındır ve yalnız yaşamaktadır. Kadının “tutku”su televizyonda yayınlanan bir yarışma programına katılmaktır. Bir gün kendisini işletmek isteyenler ona bir zarf içerisinde yarışmaya katılmak için form gönderirler. Kadın o anda eski ve en sevdiği bir elbiseyi üzerine giyer ve elbisenin olmadığını görür. İşte o anda zayıflaması gerektiğini düşünür. Birkaç arkadaşının tavsiyesi ile zayıflama ilacı almaya karar verir. Ve işte kadının bu bağımlılık yapan ilaçlardan alması ile hayatı kararmaya başlar.

Filmin ikinci karakteri üstteki paragrafta bahsettiğim kadının oğludur. Onun tutkusu da kız arkadaşı ile evlenmektir. Eroin kullanan genç eroin işine girer. İşleri bir süre iyi giderken yaşadığı bazı olaylardan dolayı batar ve onun da hayatı kararmaya başlar.

Filmin üçüncü karakteri üst paragrafta bahsettiğim gencin kız arkadaşıdır. Onun da hayali sevgilisi ile evlenmektir. Ancak o da eroin bağımlısı olduğu için ve kolay kolay eroin bulamadığı için yanlış yollarla eroin aramaya başlar ve onun hayatı da bu şekilde kararır.

Son karakter ise bu gençlerin zenci arkadaşlarıdır. Onun da arkadaşlarından pek bir farkı yoktur. O da sık sık annesini özlemesi ile dikkat çeker.

Filmin güzel bir özelliği, aynı kaderi yaşayan dört karakteri farklı farklı işlemiş olmasıdır. Ve hedeflerine uyuşturulmuş bir şekilde bağlanan bu dört kişinin saplantılarının ne kadar acı bir sonla işlendiğini göstermektedir.

Filmde dikkatimi çeken bir diğer şey ise filmin sonunda tüm karakterlerin aynı duruşu paylaşmalarıdır. Yani dört karakter de yatağa uzanmışlardır ve dizlerini göbeklerine çekerler, kafalarını da kollarının arasına alırlar. Tıpkı anne karnındaki bebeğin duruşu gibidir. Bu duruşu bir romanın sonunda bir yazar işlemişti. Bunu tam hatırlayamıyorum şu an. Ancak bu duruşun güvenilecek birisine duyulan ihtiyaçtan olduğunu hatırlıyorum.

Bu filmi bu kadar açık seçik anlatmamın nedeni aslında kurgusunun basit olmasıdır. İzlerken size de basit gelecektir. Ancak yaşanan olaylar ve çıkarılan sonuçlar hiç de sandığımız gibi basit değildir.

Ayrıca filmin müziği de çok güzel. Hani şu soundtrack dedikleri şey.