Kategorideki Yazılar

Okuyorum

Okuyorum, Yaşıyorum

Mustafa Kutlu #Nur

Mustafa Kutlu Nur Kitabı

Mustafa Kutlu Nur Kitabı

Mustafa Kutlu okumayalı epey zaman olmuştu. Öyle ki ben hâlâ yayımlanan son kitabının “Nur” olduğunu düşünürken onun üzerine bir başka kitabı “Vatan Yahut İnternet” yayımlanıvermiş. Hoş “Vatan Yahut İnternet” gazete yazılarının seçkisinden oluştuğu için hikâye değil deneme kategorisine giriyor. Bu sebeple bir kenara koyabiliriz.

Mustafa Kutlu okumalarına birkaç sene evvel Türkiye Yazarlar Birliği’ndeki “Yazar Okulu” seminerleri esnasında merak salarak başlamış ve bitmeyen bir tez çalışması ile bu okumalarımı kâh bireysel kâh akademik boyuta getirmiştim. Devamını Oku

Okuyorum

Varoluşçu Psikoterapi – Irvin Yalom

Son zamanlarda kendimi tezime vereyim dedim. Vereyim dedim ama KPSS’nin iptal olmasıyla birlikte sanırım tam anlamıyla tezimle yine ilgilenemeyeceğim. Nitekim mahçup olup olup duruyorum bu durumda. Lakin KPSS’de yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikten sonra kolay kolay vazgeçecek değilim.

Bir yandan tezimle ilgili okumalar yapar dururum diyorum. Bu sıralar kuduğum kitap Irvin Yalom‘un “Varoluşçu Psikoterapi” kitabı.

Genelde psikoloji/felsefe kitapları benim gözümü korkutsa da hacimli kitapların dilinin daha anlaşılır olduğunu düşünmüşümdür. Nitekim bu kitabın da dili epey anlaşılır. En azından diğer teori kitapları gibi ölüp ölüp diriltmiyor.

Makumunuz tezim 1920’lerde doğan ve 1940’larda yazmaya başlayan bir şairin biyografi ve şiirlerinin incelenmesi. Hal böyle olunca bana şiir incelemeyle ilgili teori kitapları ve varoluşçuluk, psikanalitik kitapları okumak düşüyor.

Bu dönem şairlerine baktığınızda genelde bir “hayatın anlamı” kaygısı taşıyorlar. Bir “var olma” kaygısı taşıyorlar. Bknz: Şiddetle İsmet Özel.Hal böyle olunca da bu dönem şairlerini incelerken onları varoluşsal açıdan incelemek ve psikanalitik açıdan incelemek kaçınılmaz oluyor. İşte bu yüzdendir ki bu güzel kitabı okumaktayım.

Kitap dört ana tema üzerinde duruyor. Eğer var olmayı seçmişseniz, eğer hayat üzerine düşünüyorsanız acı çekeceksinizdir. Çünkü gerçekleri ancak bu şekilde anlarsınız. Ve bunun da göstergesi bu dört temadır. Mesela ölümdür, özgürlüktür, yalıtım ve anlamsızlıktır. Eğer bu dördü üzerine ciddi anlamda düşünüyorsanız siz de varoluşsal bir sancı çekiyor, ontolojik bir kaygı yaşıyorsunuzdur.

Varoluşçuların öncülerinden olan Heiddegger‘in dediği gibi, otantik olmayı yani “varolmayı düşünme”yi seçiyorsanız bu yola girmişsiniz demektir. Ya da otantik olmamayı, yani “yaşayıp gitme”yi seçiyorsanız bu problemler sizi ilgilendirmeyecektir. Vasat bir hayat süreceksinizdir.

Kitapta klinik deneyler üzerine, olaylar üzerine dayalı bir terapi öyküleri mevcut. Henüz epey okumadığım için içeriği hakkında çok da fazla bilgi veremeyeceğim. Yalnız Kabalcı yayınlarından çıkan bu kitap 760 sayfa. Gözünüzü korkutmasın, kitabın ebatı küçük. 🙂

Okuyorum

Duyulmayan Anlam Çığlığı*

“insan kendi insanlığını tartışmak istediği zaman, insanların birbiriyle olan bağlantılarını tartışma alanına sokmak istediği zaman, kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman şiir canlılık kazanır. bireyin hayatında da, toplumların hayatında da şiir “critique” dönemlerin sanatıdır.” (ismet özel, şiir okuma kılavuzu, sayfa 21)

Bir önceki yazımda da tezimle ilgili okumalara –özellikle psikoloji içerikli– başlayacağımı söylemiştim. Eh fena da düşünmemişim. Zira bunun için seçtiğim ilk kitap son zamanlarda üzerinde sıkça düşündüğüm konulardan birisini de kapsıyor: hayatın anlamı!

Kitap seçimi konusunda bu kadar isabetli davranacağımı pek düşünmemiştim. Zira hem hacim olarak ufak bir kitap seçmişim, hem de içerik olarak bir hayli yoğun bir kitap. Hacim olarak ufak bir kitap seçmemin en önemli avantajı beni kitap okumaya yeniden adapte edecek olması.

Hepimiz sık sık yaşadığımız hayatı sorgularız. Nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi, neden var olduğumuzu gibi. Üstelik yaşamın anlamsızlığından yakınmak anlam arayışı içerisinde olduğumuzu gösterir. Mesele aslında bu arayışa uygun cevaplar bulabilmekten ziyade bunu sorguluyor olmaktır. Çünkü bence bir şeyleri sorgulamaya başladığımızda ona dair farkındalığımız artacak ve onu aşma yolunda önemli adımlar kat edeceğiz demektir.

Victor E. Frankl ‘ın “Duyulmayan Anlam Çığlığı*” isimli kitabı.

Kitabın henüz başlarında anlamını bilmediğim terimlerle sık sık karşılaşsam dahi yılmadan okumaya devam ettim. Zira “anlam” kelimesi beni içine çekmeye yetiyordu.

Kitap genel olarak, psikolojik sorunları olanlara ya da psikolojik sorunlarını farklı şekillerde dışavuran (madde bağımlılığı gibi) kişilere logoterapi yoluyla yani “anlama dayalı terapi” yoluyla tedavi sürecini işliyor. Kitabı bir tedavi sürecine tanık olmaktan ziyade “anlam arayışı”nın insanı ne kadar düşündürdüğünü ele alarak okursak sanırım kendimizi tanıma, anlama adına daha faydalı şeyler yapmış olacağız.

Kitapta, sık sık başkalarının yaptığı araştırmalardan da örnekler veren Frankl insanın hayatındaki en büyük boşluğun anlam arayışından kaynaklandığını gözler önüne seriyor. Mesela intihar girişiminde bulunan bir grup üniversite öğrencisinin % 65’inin intiharının nedeni olarak “yaşamın anlamsız gözükmesi”ni söylemesi ve bu öğrencilerin hemen hemen hepsinin aktif bir sosyal yaşantısının olması insanın gözüne çarpıcı geliyor. Bu da gösteriyor ki insanın zengin olması ya da aktif bir yaşantısının olması onun hayatının son derece anlamlı olduğunu göstermez. Hattâ “duyulmayan anlam çığlığı”nın tam da bu olduğunu düşünmek gerekiyor. Hayatını gayet huzurlu, mutlu idame ettirecek her türlü imkâna sahipken bir anlam arayışı içerisinde olman, etrafınca duyulmamana neden olacaktır.

Çocukluğumu ve şimdiki yaşayışımı karşı karşıya koyduğumda bu ikisini ayıran çizgiye “bilgisayar”ı koyarım diye düşünüyorum. Zira etrafımda gördüğüm her türlü değişimin temelinde bilgisayar duruyor. Kitaptan hareketle söyleyecek olursam 10 kişinin yapacağı işi 1 tane bilgisayarın yapması demek 9 kişininin boşa çıkması demektir. Bu 9 kişi boşa çıktığında hayatını sorgulamaya başlayacaktır. Hayatının anlamının ne olduğunu düşünmeye başlayacaktır. Bu da demek oluyor ki, geleneksel toplumlarda, insan gücüne dayalı yaşam şartlarının olduğu toplumlarda anlam arayışı pek önde gelmiyor.

Çağımız eşyaya hükmetme çağı. Yaptığımız onlarca teknolojik aletle, icatlarla, yazılımlarla eşyaya hükmedebiliyoruz. Eşya üzerinde tam olarak hakimiyet sağlayabiliyoruz. Ancak acaba kendimize hükmedebiliyor muyuz ? İnsan eşyaya hükmettikçe, kendi üzerindeki hakimiyetini kaybediyor; kendini kaybediyor.

Yaşadığımız toplumda her türlü ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz. Doktora gittiğimizde hastalığımız geçiyor, restauranta gittiğimizde karnımız doyuyor, yatağa girdiğimizde de cinsel ihtiyaçlarımızı gideriyoruz. Peki anlam ihtiyacını giderebildiğimiz bir yer var mı ?
Şöyle gözlerimi kapatıp ideallerimi, hayallerimi düşünüyorum. Her hayalimin belirli zaman diliminde tek tek gerçekleştiğini düşünüyorum. Ve sona kadar ulaşıyorum. Peki elde kalan ne? Sadece bu hedeflere ulaştığımda duyduğum mutluluk kalıyor elimde. Ama sonrası ? Sanırım yazarın da dediği gibi, mutluluğa engel olan şey “mutluluk arayışı”nın kendisidir.

“Kişi, yaşamın anlamını veya değerini sorguladığı an, hastadır.” diyor Sigmund Freud. Karşı çıkmamak elde değil galiba. Çünkü insanın varlığının en belirgin özelliğidir anlam arayışı. Var oldum diyebilmesi, varlığının farkına varabilmesi için hayatı sorgulaması gerekir. “Anlam arayışı insan olmanın ayırtedici bir özelliğidir.” diyor Frankl. Hattâ bu uğurda acı çekmeyi, özveride bulunmayı gerekirse de hayatını feda etmeyi çekinmeden göze alır.

Merak edip de kitabı okumak isteyen olursa Öteki Yayınları’ndan çıkan kitabın son basım yılı 2007. Ankara’da oturup da Birleşik Kitabevi’ni bilmeyen yoktur. Gidip oradan cüzi bir fiyata temin edebilirsiniz.

Okuyorum

aşk şeriatı

ask seriatiUzunca bir zaman sonra ilk defa, günlüğümde yayımlamak üzere Word’de bir yazı hazırlıyorum. İnternet bağlantım olmadığı için Word’e yazacağım ve internet kafeye gidip yayına vereceğim. Değişik bir duygu. Belki de yazdığım yazıyı dergiye teslim etme ciddiyetini hissediyorum şu an üzerimde.

Taşınmadan evvel bir çırpıda okuyup bitirdiğim “Aşk” romanı hakkındaki izlenimlerimi yazabilme saadetine ancak şimdi nail olabiliyorum. Ve bu güzel romanı artıları ve eksikleri ile sizlere anlatabilmek için güzel bir kompozisyon tasarlıyorum kafamda.

Öncelikle bu romanı, Mevlânâ’yı ve Şems’i tanıyan tanımayan herkes okuduğu için ve –bu kelimeyi pek sevmem ama– bestseller bir roman olduğu için çekine çekine okudum.  Çok okunan bir roman hep basit gelmiştir gözüme. Okunmak için yazılmış gibi gelmiştir. Ve bir de dost meclislerinde Aşk romanından çok basitçe bir övgü ile bahsedenleri gördükçe okuma isteğim daha da azalmıştır. Nitekim tüm basmakalıplıklarımı yıkıp okudum çok şükür…

Bu kitabın insanları neden bu kadar etkilediğini tahmin edebiliyorum aslında. İnsanın bürünmek istediği bütün kisvenin Şems’in karakterinde toplanması ve bu kisvenin 40 kural altında okuyucuya kişisel gelişim kitaplarını anımsatır şekilde aktarılması insanları çok etkilemiş olacak. Daha ziyade hepimizi.

Şems’in karakterindeki teslimiyetin büyük hazzı, dünyayı ve dünya saadetini boşvermişliği, Allah’a bir dosta güvenden daha fazla güvenmesi, doğaüstü güçlerini kullanarak insanların geçmişlerini okuyabilmesi ve ona göre konuşabilmesi ve bu daha önemli ki onun ten olarak, beden olarak biz insanlar gibi olması, yakışıklı ve çekici olması bizi bu roman karakteri ile iyice özdeşleştiriyor ki, siz Şems’e yukarıdan bakınca romandaki diğer insanlar gibi onu aşağılamıyor, sapıklıkla suçlamıyorsunuz. Çünkü siz Şems’in hareketlerinin altında yatan her davranışı biliyor ve haliyle onun yaptıklarının doğruluğundan hiç şek duymuyorsunuz. Onu için için taktir ediyor ve onun yerinde olabilmek için can atıyorsunuz. Çünkü siz de insanlardan çok çektiniz, insanlar zaman zaman sizin üzerinize geldi ve sizi bunalttı. Siz de bir Şems ve Mevlânâ edasıyla Allah’a teslim olmayı hep düşündünüz, insanlara aldırış etmeden yaşamayı yıllarca özlediniz.

Şems ile Mevlânâ’nın o eşsiz birlikteliklerini anlatan ender romanlardan bir tanesi ‘Aşk Şeriatı’. Onların vuslatından evvel birbirlerine nasıl ihtiyaç duyduklarını onların dilinden öğreniyorsunuz. İkisi de bir dost istiyor. Bir dostun aşkıyla kavrulmayı istiyor. Birisi yalnızlığını gidermek için dost istiyor, öteki bilgisini aktarmak için. Nihayet Allah onları bir yerde buluşturuyor.

Şems Mevlânâ’ya geliyor, 40 gün boyunca bir odaya çekiliyorlar. İşte genelde art niyetlilerin Mevlânâ ile Şems arasında bir ten ilişkisi olduğunu bu kırk günün neticesinde söylüyorlar. Onların kırk gün boyunca bir odaya kapanmasını bir başka türlü açıklıyorlar. Şafak ise kitabında bu kırk günün her bir gününde Şems’in kurallarından bir tanesini Mevlânâ’ya öğretmesi olarak insanlara aktarıyor sanki art niyetlilere bir ders verircesine.

Birlikteliklerinin birkaç yılında birbirlerine öyle aşkla bağlanıyorlar ki, artık tek kişi oluyorlar. Bir nevi vahdet yaşıyorlar. Ve bunu sık sık etraflarındaki art niyetli insanlara söylüyorlar: “Onu inciten beni incitir, beni inciten ise onu…”

Kitabı okumadan kitaptaki aşk olgusunu tam olarak kavrayamayacaksınız belki ama yine de aşkın, kitabın ana unsuru olduğunu sık sık tekrar ettiriyor kahramanlarına, yazar. Benim için Kur’an yazılı bir kitap değildir, diyor Şems. Benim için Kur’an kâinattır diyor. Her yerde, her şeyde ben Kur’an’ı görürüm diyor. İşte bu yüzdendir ki hiç kimseye kötülükle bakamıyor. Tasavvuftaki tecelli insancı olsa gerek bu. Yaratılan her şeyin Allah’ın yansıması olduğunu düşünüyorlar. Allah’ın her an tecelli ettiğini, yansıdığını düşünüp her şeyi O olarak görüyorlar. İşte bundan değil mi ki Hallac-ı Mansur Ene’l Hak (Hak benim) diyor? Ve onu anlamıyorlar, idam ediyorlar. Tıpkı Şems’i anlamayıp… Şems ile Mevlânâ’nın karşılaşması da kezâ böyle. Halkın anlamadığı aşikâr…

Sufiler bambaşka insanlar. Rindler, zahid değiller. Gönülleri Allah aşkıyla doludur. Onlar için Allah’ı sevmek cennetle mükafatlandırıldıkları için değildir. Onlar Allah’a aşık oldukları için severler. Yunus da böyle değil mi ki? “Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşk ile birkaç huri /İsteyene ver sen anı/ Bana seni gerek seni”. Allah’a aşık olmak, evliya makamına çıkmak değil midir?

Hangimiz birilerini severken gerçek anlamıyla seviyoruz ki. Gerçekten sevmek istediğimiz için seviyoruz. Bizi tersleyen, bizi rezil eden birisini hangimiz vardır bir hikmeti deyip de seviyoruz ki? Ya da hangimiz aşka “senin beni sevdiğin için seni sevdim” diye imâlarda bulunup da aşkı basitleştirmiyoruz ki? Öyle değil midir dostlarım, siz söyleyin. Biz sevgimizi, aşkımızı karşılıklı çıkarlar uğruna vermiyor muyuz? Allah’a yaptığımız ibadetlerimiz, borçlarımız cennete girme isteğimizden değil mi? Bir cismani varlığa aşık oluyoruz, onun bir gülüşü ile hayat buluyoruz da bizim günde binlerce kez ritmik bir şekilde nefes almamızı sağlayan Allah’a neden bir Sufi saflığıyla aşık olamıyoruz?

Sufiler için dört makam vardır: Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet kapıları. Diyor ki Şems bu kapılardan hangisine geçerseniz bir öncekinin yaptığından sorumlu değilsiniz. Gerçek aşk da zaten bu değil mi? Ya da gerçek ibadet. Siz her yattığınızda Allah’ı zikrediyorsanız namaz kılmaya ne hacet? Siz yediğiniz her lokmada Allah’ı zikrediyorsanız oruç tutmaya ne hacet? Siz her adım attığınızda Allah’ı zikrediyorsanız Kâbe’yi tavaf etmeye ne hacet. Rabbim de demiyor mu: “Ben dağları taşları yarattım, bir türlü sığamadım da şu insanın gönlüne sığdım.” diye. Biz, hepimiz Allah’ı içimizde tutabilecek kadar büyük bir gönle sahibiz. Ancak Sufiler bu gönüllerini son demlerine kadar kullanabiliyorlar. Bunun farkındalar. Biz ise Allah adını zikretmeye korkar olmuşuz.

Ve bize bir şeyleri daha öğretiyor bu Sufiler. Sadece kendine bakmayı. Yaşadığımız her şeyden sonra kendimize yönelmeyi ve kendimizi dinlemeyi. Kendini bilen insan, kendini dinleyen insan daima gerçekleri görür. Burada bir hikâye aktarmak istiyorum:

Dört tüccar, boş bir camide namaz kılıyorlarmış. Derken içeri müezzin girmiş. İlk tüccar duasını yarım bırakıp hemen sormuş: “Müezzin Efendi! Ezan okundu mu? Yoksa daha vaktimiz var mı?”

İkinci tacir dua etmeyi bırakıp, arkadaşına dönmüş: “Ya hu, duanı yarım bıraktın, niye konuştun? Şimdi namazın boşa gitti. Haydi, baştan başla bakalım!”

Bunu duyunca üçüncü tacir müdahale etmiş: “Yuh, salak, ne diye onu suçlarsın? Kendi namazına bakacaktın. Bak, seninki de boşa gitti.”
Dördüncü tacir dayanamamış, kendi kendine mırıldanmış: “Bak şu akılsızlara! Üçü de namazlarını ziyan etti. Allah’ım sana şükürler olsun, beni faka bastırtmadın, onlar gibi şaşırtmadın.”

Sizce diyor Şems, bu dört tüccardan namazı heba olan varmı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Kimisi hepsini suçlu buluyor, kimisi ilk üçünü vs. Bir Sufi de diyorki: “Şayet bu tacirlerin bir kabahati varsa, namazlarını kesip konuşmaları değil, esas kabahatleri kendi işlerine bakıp, ettikleri duanın hakikatine odaklanmak yerine, akıllarının başka yerde olması ve etrafta olan bitene takılmaları. Ama şimdi biz tutup da onları yargılarsak, aynı hatayı biz de yapmış oluruz.

Yani ne olursak olalım, kendimize bakalım. Hatayı, kusuru kendi içimizde görelim…

Kitap hakkındaki olumsuz düşüncelerime gelince. Aslında çok daz fazla olumsuz bir düşünceye kapılmadım. Ancak çerçeve hikâyenin basitliği beni düşündürdü. Okuyan bilir, Aşk kitabı iki öyküden oluşuyor. Birisi Şems ile Mevlânâ’nın öyküsü diğeri de çerçeve, üst öykü olan Ella ile Zahara’nın öyküsü. İşte bu çerçeve öykünün kurgusunun basit olması ve bu iki kişinin aşkının Mevlânâ ile Şems’e benzetilmeye çalışılması romanın tadını kaçırıyor biraz da olsa. Şafak’ın Mahrem romanına bakarsanız aynı şekilde kurgulanmıştır. Günümüzde yaşanan olaylar ile bundan yıllar evvel yaşanan olayların paralelliğini tek bir roman içerisinde eritmiştir. Ama Ella’nın eşini ve çocuklarını terk edip Zahara’ya kaçmasını pek hazmedemiyorum ben. Hoş Mevlânâ da Şems geldiğinde çocuklarını ve eşini bırakıp sadece onunla ilgileniyor. Ama bu romana göre böyle tabii. Sizce bir insana çok fazla bağlanıp etrafında senin ağzından çıkan sözleri bekleyen onca insanları sensiz bırakmam reva mı? Belki de reva…

Kitapta çok fazla tensellik konusunda atıfta bulunulmuş. Belki Ella ve Zahara arasındaki tensellik bir noktaya kadar sindirilebiliyor ama Şems’ atfedilen tenselliği ben biraz basit buldum. Çünkü Şems’i hayal edişim daima yaşlı, tatlı bir insan yüzü idi. Şimdi ise rahmetli Barış Akarsu gibi birisini tahayyül ediyorum.

Kitaptaki bir diğer hususa gelince Mevlânâ’nın bulunduğu konum acaba gerçekten böyle mi? Mevlânâ toy bir insan mı ki Şems gelince gerçekten Mevlânâ olabildi? Mevlânâ gerçekten bu kadar insani miydi davranışları ile… Kim bilir…

Meraklısına ise aşkın kırk kuralı

Okuyorum, Yaşıyorum

sancı çekmeden doğum olmaz*

Yatağıma uzanmıştım. Odanın hafif serinliğini üzerime aldığım cankurtaran(Bir arkadaşla birlikte vermiştik bu hırkaya bu ismi. Zamanında çalıştığım bir işyerinde aniden gelen üşümelere merhem olsun diye askıda asılı dururdu. Ve üşüdükçe giyerdik onu.) sayesinde bertaraf ediyordum. Bir yandan akşam yemeğini hazmetmeye çalışırken bir yandan kitap okuyor ve bir yandan da sıcak sıcak gelecek çayı bekliyordum. Ne de olsa akşam yemeğinden sonra çay gibisi yok değil mi? Kimileri der ya: İster fakir ol, ister fukara. Her yemekten sonra yak bir cigara! Benim cigaram da çayım olsa gerek!

Daha yeni bitirdiğim kitabın etkisini üzerimden atamadan yeni bir kitaba başladım. Artık hız kesmek yok,  romanların dünyasından düşmek yok, dedim kendi kendime. Ve birini bitirdiğim an diğerinden birkaç sayfa okumadan bırakmadım.

Nietzsche Ağladığında‘yı okudum. Bitti. Ve şimdi listemdeki kitaplardan Aşk romanına başladım. Elif Şafak‘ın o dillerden düşmeyen (bestseller) romanı, Aşk.

Kendimdeki bir özelliği çok severim: İki şey arasında bağ kurmak, iki şeyi mukayese etmek. Mukayese, işi güzellik kötülük gibi nitelik bakımdan karşılaştırmaktan ziyade arasındaki benzerliği bulmaya dayanıyor bendeki anlamıyla.

Eğer okuduysanız ya da biraz internette dolaştıysanız sık sık rastlamışsınızdır Aşk romanının konusuna. Şems’i anlatıyor roman. Şems’in Mevlânâ ile buluşmasını. Ve 40 kuraldan bahsediyor. GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLERİN KIRK KURALI.

On birinci kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. (Aşk, sayfa: 117)

Şems’in kırk kuralından on birincisi buydu. Nietzsche ise geçirdiği krizlerin, günlerce yataktan çıkmamasının sonucu olarak eserlerini gösteriyor. Ya da Irvan Yalom öyle söyletiyor Nietzsche’ye.

Bu iki kitap arasındaki benzerlik dikkatimi çekti. İki kitapta da arka arkaya, güzellik bekliyorsak zorluklara katlanmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Aslında biraz sorgulayıcı olduğumda vardığım sonuç aymazlıktan kurtulmak gibi gözükse de pek öyle değil.  Çünkü oradan bağlantı kurduğum bir şey de beni öylesine memnun ediyor ki…

Bu iki kitabın yazarı da önce kahramanlarına acı çektiriyorlar. Bir tanesinin yazarı kahramanına, acıyı çek ki sonunda güzel bir şey üret diyor. Eserlerini yazmanı çektiğin acılara bağla diyor. Diğer kitabın yazarı ise acıyı, sıkıntıyı çek ki sonunda rahata er. Sen kâmil insan olma yolundasın. Ölmeden önce öldün. Allah yolunda acıyı çek, ilmini ona aktar ve sonra Allah’a kavuş. Sonsuz mutluluğu tat diyor.

Ve bir kitabın yazarı da bize sık sık diyor ki, acı çekmesi gerekene acıyı veririm. O acıyı çeker. Ama her şeyin sonunda mükâfat vardır. Her şeyin ama her şeyin sonu mutluluktur. Mutluluğu bu dünyada da tadabilirsin, başka bir dünyada da. Ama unutma ki, onu sana vereceğim. İşte bunu söyleyen de diğer kitapların yazarı gibi sanki kendi yazdığı bir romanda kahraman olarak bizi seçmiş. Bildiniz mi?

O kitabın adı, Kur’an-ı Kerim. Yazarı mı?