Kategorideki Yazılar

Yaşıyorum

Yaşıyorum

Yaş Otuz Üç, Yolun Neresi?

Yaş otuz üç

Hayatın akış hızını fark etmeme konusunda birçoğunuzun hatta belki de hepinizin benim gibi düşündüğünün farkındayım. Kendimize referans olarak geçmişte yaşadığımız bir günü, bir ânı, bir olayı; gördüğümüz bir kareyi, bir çocuğun saçlarını, boyunu, aklınıza ne gelirse, herhangi bir şeyi alıp bulunduğunuz an ile  karşılaştırdığınızda zamanın su gibi akıp geçtiğini bir kez daha fark ediyorsunuz. Bazen yaşamın akışı içinde bu hızı fark edip yavaşlatmaya çabalayabiliyorken bazen de çaresizce elinizden kayıp giden bu zamana hayıflanıyorsunuz. Süreç ve sonuç ne olursa olsun içinizde buruk bir hüzün ve tatlı bir özlemden başka bir şey kalmıyor maalesef. Hemen hepimizin geçmişe, yaşantımıza, yaşadıklarımıza, geride bıraktıklarımıza yönelik tutumu bu ise acaba hepimiz, bir yerde hata mı yapıyoruz yoksa olması gerektiği gibi mi yaşıyoruz diye kendime sormadan edemiyorum. Sanırım kendimden aldığım cevaplar ruh halime, dinlediğim şarkılara, cebimdeki paraya, o günkü iş yüküme, hatta erken kalkıp kalkmamama göre bile değişebiliyor.  Tüm bu değişkenlikler içinde birlikte son 10-15 yılımızın bir muhasebesini yapalım istiyorum. Biraz acımasız, biraz hüzünlü, biraz gururlu, biraz özlem dolu bir muhasebe olsun. Devamını Oku

Yaşıyorum

Elde Var Hayat

Yazı yazmaya uzun süre ara verdikten sonra ellerimin, zihnimin ve kalbimin pas tuttuğunu fark etmem benim için gerçekten acı vericiydi. Bir süredir bloguma yeni yazı yazmaya çalışıyor ancak ne yazacağıma, nasıl yazacağıma, yazıya nasıl başlayıp yazıyı ne gibi bir sonla bitireceğime,  yazının başlığını tam olarak ne yapacağıma karar veremiyordum. Günlerce bilgisayar başına oturup bu soru(n)lar arasında kendimle kavga ederken bir yandan da içimden gelen yazı yazma isteği beni yeyip bitiriyordu. Bu akşam artık kendimle olan savaşıma bir son vermek istedim ve bilgisayarın başına oturup hayatımla ilgili ne söylemek istiyorsam onu yazmaya başladım. Devamını Oku

Okuyorum, Yaşıyorum

Mustafa Kutlu #Nur

Mustafa Kutlu Nur Kitabı

Mustafa Kutlu Nur Kitabı

Mustafa Kutlu okumayalı epey zaman olmuştu. Öyle ki ben hâlâ yayımlanan son kitabının “Nur” olduğunu düşünürken onun üzerine bir başka kitabı “Vatan Yahut İnternet” yayımlanıvermiş. Hoş “Vatan Yahut İnternet” gazete yazılarının seçkisinden oluştuğu için hikâye değil deneme kategorisine giriyor. Bu sebeple bir kenara koyabiliriz.

Mustafa Kutlu okumalarına birkaç sene evvel Türkiye Yazarlar Birliği’ndeki “Yazar Okulu” seminerleri esnasında merak salarak başlamış ve bitmeyen bir tez çalışması ile bu okumalarımı kâh bireysel kâh akademik boyuta getirmiştim. Devamını Oku

Yaşıyorum

Okumalarım neticesinde

Kerahet vakti yazdığım yazıların etkisinin hem okuyucu açısından hem de benim açımdan uzun soluklu gittiği yadsınamaz bir gerçek. Bu sebeple sanki kerahet vaktinde insanı yazı yazmaya iten ruh halinin diri olduğunu düşünüyorum. Belki de sabah namazının ardından, havanın da hafif esmesiyle birlikte zihin bir arınma yaşıyor ve yeni güne başlıyor olabilir.

Yüksek lisans konusunda sürekli bir şeyler karaladığımı bilmeyen yoktur. Benim hayatımda her daim konuştuğum “tez”, “yüksek lisans” gibi kavramlar vazgeçilmezlerim arasına girdi.

Gerek benim tembelliğim, gerekse de kaderimin bana cilvesi mi diyelim bilmiyorum ama uzadıkça uzadı. Tabii “her şerde hayır, her hayırda şer vardır.” düsturundan hareket edersem bana bu tez meselesinin kattıkları yok değil.

Öncelikle hayatı tanıyan, “herkes”leşmeyen, varoluşunun farkında olan bir yazarın külliyatını okumak, o yazarı yakından tanımak şerefine nail oldum. İnsanın kendine yabancılaşmasını, insanî yaşam alanının yitimini, ne kentli olabilen ne de köylü kalabilen insanın ıstırabını o naif üslûbuyla, umudunu hiç kaybettirmemecesine anlatan bir yazar: Mustafa Kutlu.

Bu cümlelerimi tezin önsözüne ya da giriş bölümüne saklamalıyım sanırım. Ben sadece tezle ilgili yaptığım okumaların hayatımı ne denli etkilediğinden bahsetmek istedim.

Kendi “yaratılış süreci”nin farkında olan tek varlık var ki o da “insan”dır. Yapacakları konusunda iradi davranabilen ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenebilen tek varlık “insan”dır. Bu sorumluluk duygusu “yaşayıp gitmek” ile “yaşamak” arasında yapacağımız seçimi etkileyecek farkındalık düzeyi yaratmaktadır.

Modernitenin her alandaki yansımasının, teknolojinin, sanayinin, paranın, giyimin, yeme-içmenin, televizyonun tutsağında olan ve kendisine dayatılanı hiçbir sorgu-sual gerektirmeksizin hayatına uyumlayan insan, kendisine sadece “bir defa” verilen bu an’ın farkında olmadan “yaşayıp giden” insandır.

Dünyaya geliş amacını bilen, modernitenin kendine dayattıklarını bir dizi sorgu-sual akabinde kabul eden ya da reddeden, “insanı yitim alanı” karşısında diri bir duruş sergileyen, “yaşadığı anın” kendisine sadece bir defa verildiğini tüm benliğinde hisseden ve bu an’ın acı da olsa tadını çıkaran, “yaşayan” insan.

“Yaşayıp giden” insan olmanın dayanılmaz hafifliği, buna rağmen “yaşayan” insan olmanın insanı sık sık yaralayan yönleri yok değil. Buna rağmen “herkes”leşmemek için direnmek gerek.

Son olarak:

“İnsan hayatta olduğu için evler yapar, ama ölümlü olduğunu bildiği için kitaplar yazar.” D. Pennac

Yaşıyorum

İnsanın şiir saati

Fizikçi, kimyager ya da biyolog olsaydım sanırım bu ruh hali ile yapacağım ilk şey “insan” üzerine araştırma yapmak olurdu. Biraz pozitivist eksenden çıkıp daha mistik bir eksene kayardım belki, ama insan biraz da böyle bir varlık değil midir zaten? İnandıklarını ispat etmeye çalışan, inancına delil arayan misal.

Şimdi insanın kimyası üzerine birkaç söz söylemek isterdim fakat kimya hakkında yeterli derecede bilgi sahibi değilim. Bu bilgi dünyam ve kelime dağarcığım ile “insanın kimyası” dediğim zaman henüz varlığını somut bir şekilde ispat edemediğimiz “ruh” kavramını çağrıştırıyor ve eşliyorum kendimce.

Kerahet vakti uykuya yatıp da uyanan kişinin ruh hali arasındaki değişikliği nasıl izah edersiniz?

Aşk acısı çeken, yakının kaybeden insanın acısını ruh mu çeker beden mi? Nasıl izah edersiniz?

Mutluluk vücudun neresinde teşekkül eder, ya da hüzün neremizi işgal eder? İzah edebilir misiniz?

Nitekim bu soruları uzatmak ve insan üzerine düşünmeyi sürdürmek mümkündür. Fakat yukarıda sorduğum birkaç soru bile nasıl da “insan” kavramını çözmeye bazen muktedir olamayacağımızı gösteriyor değil mi?

Bu yazıya başlarken aslında insanın kimyası üzerine bir deneme yazmaktan ziyade kendimin şu anki kimyası üzerine bir şeyler yazacaktım. Derler ya insanın bir eşek saati bir eşref saati… Benim de roman saatim, tez saatim, şiir saatim…

Bazı zamanlar okuduğum şiirleri anlama yetim öylesine titiz çalışır ki, sanki şairle aramda telepatik bir bağ oluşur. O şiirde aynen benim hissettiğimi anlatmak istemiştir. Hattâ daha da ileri gidip o şiirin şairi benimdir.

Az evvel günlüğüme not ettiğim, yazdığım eski yazıları karıştırırken İsmet Özelle ilgili yazdığım bir yazıyı gördüm. O yazının da girişine yazdığım bir dörtlük şu anda gerçekten de şiir saatim olduğunu hissettirdi.

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
Aşklarım inançlarım işgal altındalar
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
Kanla Kirlenmiş Evrak