Yorumluyorum

Güven Bana(!)

Evimde televizyon olmadığı için gündemdeki dizileri, yarışmaları veya başka programları bir müddet geriden takip etmem gerekiyor. Kültürel bazı programları, tartışma programlarını, sevdiğim dizi ve filmleri takip edememe sıkıntısı yaşasam da bu durumun faydası yok değil. En azından kitaplarla daha fazla haşir neşir olabiliyor, kendime daha çok vakit ayırabiliyorum. Ve bir de işin en güzel tarafı bazı programların düzeysizliğini görüp de sinirlenmiyorum. Tabii eş dost ziyareti esnasında izlediklerimi saymazsak.

Bu akşam tevafuken bir yerde ATV‘de yayımlanan “Güven Bana” isimli yarışma programını izledim. İsmiyle zerre alâkası olmayan programın içeriği bence bir toplumun kültürü, dini, yaşayışı gibi dinamiklerini yerinden oynatmak için ne gerekiyorsa hepsini bünyesinde barındırıyor. Devamını Oku

Yaşıyorum

Okumalarım neticesinde

Kerahet vakti yazdığım yazıların etkisinin hem okuyucu açısından hem de benim açımdan uzun soluklu gittiği yadsınamaz bir gerçek. Bu sebeple sanki kerahet vaktinde insanı yazı yazmaya iten ruh halinin diri olduğunu düşünüyorum. Belki de sabah namazının ardından, havanın da hafif esmesiyle birlikte zihin bir arınma yaşıyor ve yeni güne başlıyor olabilir.

Yüksek lisans konusunda sürekli bir şeyler karaladığımı bilmeyen yoktur. Benim hayatımda her daim konuştuğum “tez”, “yüksek lisans” gibi kavramlar vazgeçilmezlerim arasına girdi.

Gerek benim tembelliğim, gerekse de kaderimin bana cilvesi mi diyelim bilmiyorum ama uzadıkça uzadı. Tabii “her şerde hayır, her hayırda şer vardır.” düsturundan hareket edersem bana bu tez meselesinin kattıkları yok değil.

Öncelikle hayatı tanıyan, “herkes”leşmeyen, varoluşunun farkında olan bir yazarın külliyatını okumak, o yazarı yakından tanımak şerefine nail oldum. İnsanın kendine yabancılaşmasını, insanî yaşam alanının yitimini, ne kentli olabilen ne de köylü kalabilen insanın ıstırabını o naif üslûbuyla, umudunu hiç kaybettirmemecesine anlatan bir yazar: Mustafa Kutlu.

Bu cümlelerimi tezin önsözüne ya da giriş bölümüne saklamalıyım sanırım. Ben sadece tezle ilgili yaptığım okumaların hayatımı ne denli etkilediğinden bahsetmek istedim.

Kendi “yaratılış süreci”nin farkında olan tek varlık var ki o da “insan”dır. Yapacakları konusunda iradi davranabilen ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenebilen tek varlık “insan”dır. Bu sorumluluk duygusu “yaşayıp gitmek” ile “yaşamak” arasında yapacağımız seçimi etkileyecek farkındalık düzeyi yaratmaktadır.

Modernitenin her alandaki yansımasının, teknolojinin, sanayinin, paranın, giyimin, yeme-içmenin, televizyonun tutsağında olan ve kendisine dayatılanı hiçbir sorgu-sual gerektirmeksizin hayatına uyumlayan insan, kendisine sadece “bir defa” verilen bu an’ın farkında olmadan “yaşayıp giden” insandır.

Dünyaya geliş amacını bilen, modernitenin kendine dayattıklarını bir dizi sorgu-sual akabinde kabul eden ya da reddeden, “insanı yitim alanı” karşısında diri bir duruş sergileyen, “yaşadığı anın” kendisine sadece bir defa verildiğini tüm benliğinde hisseden ve bu an’ın acı da olsa tadını çıkaran, “yaşayan” insan.

“Yaşayıp giden” insan olmanın dayanılmaz hafifliği, buna rağmen “yaşayan” insan olmanın insanı sık sık yaralayan yönleri yok değil. Buna rağmen “herkes”leşmemek için direnmek gerek.

Son olarak:

“İnsan hayatta olduğu için evler yapar, ama ölümlü olduğunu bildiği için kitaplar yazar.” D. Pennac

Yaşıyorum

İnsanın şiir saati

Fizikçi, kimyager ya da biyolog olsaydım sanırım bu ruh hali ile yapacağım ilk şey “insan” üzerine araştırma yapmak olurdu. Biraz pozitivist eksenden çıkıp daha mistik bir eksene kayardım belki, ama insan biraz da böyle bir varlık değil midir zaten? İnandıklarını ispat etmeye çalışan, inancına delil arayan misal.

Şimdi insanın kimyası üzerine birkaç söz söylemek isterdim fakat kimya hakkında yeterli derecede bilgi sahibi değilim. Bu bilgi dünyam ve kelime dağarcığım ile “insanın kimyası” dediğim zaman henüz varlığını somut bir şekilde ispat edemediğimiz “ruh” kavramını çağrıştırıyor ve eşliyorum kendimce.

Kerahet vakti uykuya yatıp da uyanan kişinin ruh hali arasındaki değişikliği nasıl izah edersiniz?

Aşk acısı çeken, yakının kaybeden insanın acısını ruh mu çeker beden mi? Nasıl izah edersiniz?

Mutluluk vücudun neresinde teşekkül eder, ya da hüzün neremizi işgal eder? İzah edebilir misiniz?

Nitekim bu soruları uzatmak ve insan üzerine düşünmeyi sürdürmek mümkündür. Fakat yukarıda sorduğum birkaç soru bile nasıl da “insan” kavramını çözmeye bazen muktedir olamayacağımızı gösteriyor değil mi?

Bu yazıya başlarken aslında insanın kimyası üzerine bir deneme yazmaktan ziyade kendimin şu anki kimyası üzerine bir şeyler yazacaktım. Derler ya insanın bir eşek saati bir eşref saati… Benim de roman saatim, tez saatim, şiir saatim…

Bazı zamanlar okuduğum şiirleri anlama yetim öylesine titiz çalışır ki, sanki şairle aramda telepatik bir bağ oluşur. O şiirde aynen benim hissettiğimi anlatmak istemiştir. Hattâ daha da ileri gidip o şiirin şairi benimdir.

Az evvel günlüğüme not ettiğim, yazdığım eski yazıları karıştırırken İsmet Özelle ilgili yazdığım bir yazıyı gördüm. O yazının da girişine yazdığım bir dörtlük şu anda gerçekten de şiir saatim olduğunu hissettirdi.

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
Aşklarım inançlarım işgal altındalar
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
Kanla Kirlenmiş Evrak

Yaşıyorum

İnsanı anlamak

Kendimle ya da etrafımla bir münakaşa yaşadığım zaman genelde İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu’ndaki birkaç satırı aklıma gelir. Orada şiirin iletişimsizlikten ortaya çıktığını söyler. İnsanın insanlarla iletişim kuramadığı zamanda iletişim kurduğu şeyi şiir olarak tasvir eder. Gerçekten de bu böyledir.

İnsan bazen üzüldüğünde, insanların kendisini anlamadığını düşündüğünde sığınacak bir delik, kaçacak bir yer arar. Kimileri bunu dile getirir, getirme yeteneği vardır, kimilerinde ise bu yetenek yoktur ve bunu yastık altında unutur. İşte şair ve yazarlar bunu dile getirenlerdir.

Bir şair ya da yazar, belki genel manada da sanatçı rahatsızlık duyduğu şeyi sanatıyla dile getiren kişidir. Ve dikkatli okuyucu da bu rahatsızlığı hissedendir.

Az evvel Sabahattin Ali’nin hayatını okurken aklıma geldi bu yazı. Aslında bir romancı ve öykücü olarak tanıdığımız Sabahattin Ali’ nin onlarca güzel şiiri var. Bunlar ünlü şarkıcılar tarafından da bestelenmiş. Dilerseniz bir göz atın derim. Belki onun rahatsızlığına ortak olursunuz…

Okuyorum

Varoluşçu Psikoterapi – Irvin Yalom

Son zamanlarda kendimi tezime vereyim dedim. Vereyim dedim ama KPSS’nin iptal olmasıyla birlikte sanırım tam anlamıyla tezimle yine ilgilenemeyeceğim. Nitekim mahçup olup olup duruyorum bu durumda. Lakin KPSS’de yüzüp yüzüp kuyruğuna geldikten sonra kolay kolay vazgeçecek değilim.

Bir yandan tezimle ilgili okumalar yapar dururum diyorum. Bu sıralar kuduğum kitap Irvin Yalom‘un “Varoluşçu Psikoterapi” kitabı.

Genelde psikoloji/felsefe kitapları benim gözümü korkutsa da hacimli kitapların dilinin daha anlaşılır olduğunu düşünmüşümdür. Nitekim bu kitabın da dili epey anlaşılır. En azından diğer teori kitapları gibi ölüp ölüp diriltmiyor.

Makumunuz tezim 1920’lerde doğan ve 1940’larda yazmaya başlayan bir şairin biyografi ve şiirlerinin incelenmesi. Hal böyle olunca bana şiir incelemeyle ilgili teori kitapları ve varoluşçuluk, psikanalitik kitapları okumak düşüyor.

Bu dönem şairlerine baktığınızda genelde bir “hayatın anlamı” kaygısı taşıyorlar. Bir “var olma” kaygısı taşıyorlar. Bknz: Şiddetle İsmet Özel.Hal böyle olunca da bu dönem şairlerini incelerken onları varoluşsal açıdan incelemek ve psikanalitik açıdan incelemek kaçınılmaz oluyor. İşte bu yüzdendir ki bu güzel kitabı okumaktayım.

Kitap dört ana tema üzerinde duruyor. Eğer var olmayı seçmişseniz, eğer hayat üzerine düşünüyorsanız acı çekeceksinizdir. Çünkü gerçekleri ancak bu şekilde anlarsınız. Ve bunun da göstergesi bu dört temadır. Mesela ölümdür, özgürlüktür, yalıtım ve anlamsızlıktır. Eğer bu dördü üzerine ciddi anlamda düşünüyorsanız siz de varoluşsal bir sancı çekiyor, ontolojik bir kaygı yaşıyorsunuzdur.

Varoluşçuların öncülerinden olan Heiddegger‘in dediği gibi, otantik olmayı yani “varolmayı düşünme”yi seçiyorsanız bu yola girmişsiniz demektir. Ya da otantik olmamayı, yani “yaşayıp gitme”yi seçiyorsanız bu problemler sizi ilgilendirmeyecektir. Vasat bir hayat süreceksinizdir.

Kitapta klinik deneyler üzerine, olaylar üzerine dayalı bir terapi öyküleri mevcut. Henüz epey okumadığım için içeriği hakkında çok da fazla bilgi veremeyeceğim. Yalnız Kabalcı yayınlarından çıkan bu kitap 760 sayfa. Gözünüzü korkutmasın, kitabın ebatı küçük. 🙂