Yaşıyorum, Yorumluyorum

ismet özel ve özel ben

ismet özel

Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
Aşklarım inançlarım işgal altındalar
tabutumun üstünde zar atıyorlar
cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
Kanla Kirlenmiş Evrak

son günlerde biraz zoraki de olsa ismet özel okumaya başladım. okumaya başlamak zoraki olsa da okumayı idame ettirmek tamamen gönüllülük işi. zira beni benden alan, düşündüren satırlar arasında kaybolduğumu hissettim.

farklı bir karakterimin olduğunu her seferinde söyledim. her ne kadar her insan farklı bir karakter olsa da ben kendimi gerçek anlamda herkesten çok “farklı” hissediyorum. olaylara bakışım, olayları yorumlayışım, olayların bende bıraktığı etkiler tanıdığım birçok insandan çok farklıdır. yer yer buna ben şair ve yazar duyarlılığı diyorum ama ne kadar şairim ya da ne kadar yazarım orası meçhul.

yüksek lisansta “son dönem türk şiiri” dersinde her birimize bir şair düşmüştü. şairlerin şiirlerini inceleyecek, kendimizi şiirlerin içinde eritecek, kendimizce o şairin şiirlerini anlamlandıracak ve bir sunum yapacaktık. bana da ibrahim tenekeci düşmüştü, daha evvel söylediğim gibi. ibrahim tüzer hocam, tenekeci’nin yazarlık yanının da olması sebebiyle onun şiirlerini bana verdi. benim incelememi istedi. benimle bir şeyler  yazma hususunda bir ortak noktamızın olduğunu hissetti kanımca.

tenekeci’nin şiirlerine başlamadan evvel “şiir”in ne olduğuyla ilgili kafamda o kadar çok soru vardı ki… birçok arkadaşım, kendisine edebiyatçı olduğumu söylediğimde “aaa ne güzel, ben de şiir yazarım.” gibi bir tepki verse de ve ben onların yazdığı şiir(!)leri sıkıla sıkıla okusam da henüz ben de tam olarak bilmiyordum şiirin ne olduğunu. öyle ki yüksek lisans derslerinde şiirin ne olduğu üzerine hocalar “o şiir nedir onu bile bilmez” derken içten içten korkardım, kaan “sence şiir nedir?” gibi bir soru soracaklar diye.

ismet özel, okuyana kadar şiirin ne olduğu hakkında pek fikrim yoktu. ama ismet özel okuyunca da şiir şudur ya da budur diye tam bir tanım yapamayacağımı öğrenmiş oldum çok şükür. çünkü şiirin belli bir tanımı yoktu. ancak şiir şunlar ya da bunlar olabilirdi. ya da şiir şunları ya da bunları konu alır, şunlardan ya da bunlardan bahsederdi.

aşağıda ismet özel’in “şiir okuma kılavuzu“* isimli kitabından yaptığım birkaç alıntıyı sizlerle paylaşacağım. ama öncesinde neden “ismet özel ve özel ben” gibi bir başlık kullandığımı söylemek istiyorum. “özel ben” gibi bir ifade ile ukalalık ya da enaniyet yapasım yok. ama gerçekten kendimi “ismet özel” okudukça özel hissediyorum. sanki onun gibi ben de hayatı farkında olarak yaşıyorum. sanki ben de onun gibi bana sunulan hayatın tekliğini biliyorum ve yaşayabileceğim kadar farkında olarak yaşıyorum hayatı.

“insanoğlu, yaşama güdüleri ile yaşama biçimi arasındaki uyumu kendisi kurmak zorundadır. insan için sınırlarını aşamayacağı bir yaşama biçimi yoktur, ama sınırları aşmak da aşmamak da insanın kendi elindedir.” (sayfa 17)

“işte, insanın daha en temel ihtiyaçlarını gidermek için bile kendi maddi yapısının dışında yer alan bir bilgiye başvurmak zorunda bulunuşu; hem kendisinden hem de hemcinslerinden dolayı yüklendiği sorumluluklarından kaçamayışı düzeyinde şiirden söz açmamız mümkündür. … kelimeler insanın iç dünyasındaki tınıların başlatıcısıdır.”(sayfa 18)

“her sağlıklı ve dolaysız bildirişim şiirin doğmasını gerektiren pürüzleri ortadan kaldırır. şiir bize düzyazının vermediğini sağlar dediğimiz zaman, kullandığımız dilin asıl insanca bildiriyi ulaştırmakta yetersiz kaldığını itiraf etmiş oluyoruz.”(sayfa 18)

“ne zaman insan karanlık bir yerde sayıklamaya itilmiş, insan ilişkileri karışık, karıştırıcı, bozucu niteliklere bürünmüş, insanın bir başka insana söyleyeceği söz anlamını kaybetmiş, insan davranışları yapaylık, içtensizlik yüklü hale gelmişse, insanlar şiir okumak, şiirle uğraşmak, şiirden öğrenmek gereğini duymuşlardır. çünkü şiir anlatılmaz bir şeyin anlatılmaya çabalanmasının sonunda, anlatılabilir bir şeyin yeniden anlamlı kılınması için gösterilen bir çabanın sonunda, yeterince anlaşılmayan bir şeyin etkili bir anlatıma kavuşturulması uğrunda harcanan çabaların sonunda ortaya çıkar.”(sayfa 18)

sanırım siz de fark etmişsinizdir alıntıları hep birkaç sayfadan yaptığımı. beni en çok etkileyen birkaç sayfa orasıydı çünkü. her bir sözün altını çize çize, tekrar tekrar okudum…

ismet özel, şiir okuma kılavuzu, şule yayınları, 2009  istanbul.

Yaşıyorum

şiir, edebiyat ve ben

aslında pek de merak edilesi bir son zamanlarımın olduğunu zannetmiyorum. yazacağım şeyleri birkaç kişi dışında kimsenin okuyacağını da düşünmüyorum. zira yazacağım şeyler sizlere sıkıcı gelebilir. bence çabuk sıkılan birisi iseniz hemen çıkın sayfadan. aksi taktirde olacaklardan ben mesul değilim.

önceki yazımdan bir tanesinde yüksek lisans derslerine ayak uydurmaya çalıştığımı söylemiştim. evet, uydurdum sayılır. benim pek hoşlanmadığım teorik kitapları okumaya başladım. eskiden bu kitaplar sıkıcı gelse de şimdi zevk alıyorum. biraz daha dikkatli (roman, şiir) okumamı sağlıyor. okuduğum metinleri daha da anlamlandırmamı sağlıyor.

bazen diyorum kendi kendime, neden edebiyatçı oldun? edebiyatta ne bulmak istedin ve ne buldun? sıradan bir bankacı, kamu yönetimici(!), idareci, iktisatçı ya da işletmeci olamaz mıydım? paranın gözüne vurup, altıma on beş – yirmi milyarlık bir araba çekip, internette ekonomi sitelerini takip edip, takım elbiseler giyip başarılarımdan söz edemez  miydim? eğer ki marifet öss‘den iyi bir puan almaksa, yurdumun birçok iktisadi ve idari bilimler fakültesine girecek kadar almıştım. ben ne yaptım, yirmi üç tercihimin hepsi edebiyat bölümüydü. beni çeken bir şeyler olmalıydı bu bölümde. sanırım şimdi bunu anlıyorum yavaş yavaş.

ismet özel okuyorum bu sıralar. “şiir okuma kılavuzu“nu. tenekeci‘nin şiirlerini okumadan önce işe yarar demiştim. şiiri nasıl okur, nasıl yorumlarım diye düşünüp açtım ilk sayfaları. ama kitap şiir okuma kılavuzundan ziyade bir poetika gibi. yani şiirin ne olduğuyla ilgileniyor. özel’in cümlelerini okurken kendi düşüncelerimin dile getirildiğini düşünüyorum. özel için şiir ne ise benim için de edebiyat birazcık o aslında. belki de beni bu bölüme doğru iten şiir. ben, kendimi tanımak istiyorum. kendimin farkına varmak. hayatın anlamını bilmek, hayatı daha nasıl anlamlı hale getirebileceğimizi düşünmek. insanlarla duygular üzerinden konuşmak, kendime bakarak insanı ve dünyayı tanımak istiyorum. sanırım ismet özel de bundan farklı şeyler söylememiş:

“şiir insan yaşamındaki bütünlük duygusunun dağıldığı, parça ve bütün kavramlarının birbirine karıştığı, insanın bir ezgisi, bütüne olan özlemi biçiminde ortaya çıkar. yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken “zımnî” bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. zaten sevmemizin, acımamızın, öfkelenmemizin, böbürlenmemizin, zavallılaşmamızın, tanrılaşmamızın bu bütünle, bu bütünü anlamak isteyişimiz veya anlamak istemeyişimizle bir ilgisi vardır. şiirin “theme”i ne olursa olsun, şiir gerçek derinliği, yüceliğini, değerini insandaki bu “hasret giderme” duygusunda bulur. ” (şiir okuma kılavuzu, syf: 19)

“içinde yaşadığımız dünya vakur bir insan için şiiri kaçınılmaz kılan, kılması gereken bir dünyadır. çünkü bu dünya bütün toplumsal kurumlarına, devlet biçimlerine, sigorta esaslarına, titiz ve ayrıntılı örgütlenmesine, insanın hayatını birbirine çirkince bağımlı kılmasına rağmen insanı yapayalnız bırakan bir dünyadır.” (şiir okuma kılavuzu, syf: 22)

Okuyorum

aşk şeriatı

ask seriatiUzunca bir zaman sonra ilk defa, günlüğümde yayımlamak üzere Word’de bir yazı hazırlıyorum. İnternet bağlantım olmadığı için Word’e yazacağım ve internet kafeye gidip yayına vereceğim. Değişik bir duygu. Belki de yazdığım yazıyı dergiye teslim etme ciddiyetini hissediyorum şu an üzerimde.

Taşınmadan evvel bir çırpıda okuyup bitirdiğim “Aşk” romanı hakkındaki izlenimlerimi yazabilme saadetine ancak şimdi nail olabiliyorum. Ve bu güzel romanı artıları ve eksikleri ile sizlere anlatabilmek için güzel bir kompozisyon tasarlıyorum kafamda.

Öncelikle bu romanı, Mevlânâ’yı ve Şems’i tanıyan tanımayan herkes okuduğu için ve –bu kelimeyi pek sevmem ama– bestseller bir roman olduğu için çekine çekine okudum.  Çok okunan bir roman hep basit gelmiştir gözüme. Okunmak için yazılmış gibi gelmiştir. Ve bir de dost meclislerinde Aşk romanından çok basitçe bir övgü ile bahsedenleri gördükçe okuma isteğim daha da azalmıştır. Nitekim tüm basmakalıplıklarımı yıkıp okudum çok şükür…

Bu kitabın insanları neden bu kadar etkilediğini tahmin edebiliyorum aslında. İnsanın bürünmek istediği bütün kisvenin Şems’in karakterinde toplanması ve bu kisvenin 40 kural altında okuyucuya kişisel gelişim kitaplarını anımsatır şekilde aktarılması insanları çok etkilemiş olacak. Daha ziyade hepimizi.

Şems’in karakterindeki teslimiyetin büyük hazzı, dünyayı ve dünya saadetini boşvermişliği, Allah’a bir dosta güvenden daha fazla güvenmesi, doğaüstü güçlerini kullanarak insanların geçmişlerini okuyabilmesi ve ona göre konuşabilmesi ve bu daha önemli ki onun ten olarak, beden olarak biz insanlar gibi olması, yakışıklı ve çekici olması bizi bu roman karakteri ile iyice özdeşleştiriyor ki, siz Şems’e yukarıdan bakınca romandaki diğer insanlar gibi onu aşağılamıyor, sapıklıkla suçlamıyorsunuz. Çünkü siz Şems’in hareketlerinin altında yatan her davranışı biliyor ve haliyle onun yaptıklarının doğruluğundan hiç şek duymuyorsunuz. Onu için için taktir ediyor ve onun yerinde olabilmek için can atıyorsunuz. Çünkü siz de insanlardan çok çektiniz, insanlar zaman zaman sizin üzerinize geldi ve sizi bunalttı. Siz de bir Şems ve Mevlânâ edasıyla Allah’a teslim olmayı hep düşündünüz, insanlara aldırış etmeden yaşamayı yıllarca özlediniz.

Şems ile Mevlânâ’nın o eşsiz birlikteliklerini anlatan ender romanlardan bir tanesi ‘Aşk Şeriatı’. Onların vuslatından evvel birbirlerine nasıl ihtiyaç duyduklarını onların dilinden öğreniyorsunuz. İkisi de bir dost istiyor. Bir dostun aşkıyla kavrulmayı istiyor. Birisi yalnızlığını gidermek için dost istiyor, öteki bilgisini aktarmak için. Nihayet Allah onları bir yerde buluşturuyor.

Şems Mevlânâ’ya geliyor, 40 gün boyunca bir odaya çekiliyorlar. İşte genelde art niyetlilerin Mevlânâ ile Şems arasında bir ten ilişkisi olduğunu bu kırk günün neticesinde söylüyorlar. Onların kırk gün boyunca bir odaya kapanmasını bir başka türlü açıklıyorlar. Şafak ise kitabında bu kırk günün her bir gününde Şems’in kurallarından bir tanesini Mevlânâ’ya öğretmesi olarak insanlara aktarıyor sanki art niyetlilere bir ders verircesine.

Birlikteliklerinin birkaç yılında birbirlerine öyle aşkla bağlanıyorlar ki, artık tek kişi oluyorlar. Bir nevi vahdet yaşıyorlar. Ve bunu sık sık etraflarındaki art niyetli insanlara söylüyorlar: “Onu inciten beni incitir, beni inciten ise onu…”

Kitabı okumadan kitaptaki aşk olgusunu tam olarak kavrayamayacaksınız belki ama yine de aşkın, kitabın ana unsuru olduğunu sık sık tekrar ettiriyor kahramanlarına, yazar. Benim için Kur’an yazılı bir kitap değildir, diyor Şems. Benim için Kur’an kâinattır diyor. Her yerde, her şeyde ben Kur’an’ı görürüm diyor. İşte bu yüzdendir ki hiç kimseye kötülükle bakamıyor. Tasavvuftaki tecelli insancı olsa gerek bu. Yaratılan her şeyin Allah’ın yansıması olduğunu düşünüyorlar. Allah’ın her an tecelli ettiğini, yansıdığını düşünüp her şeyi O olarak görüyorlar. İşte bundan değil mi ki Hallac-ı Mansur Ene’l Hak (Hak benim) diyor? Ve onu anlamıyorlar, idam ediyorlar. Tıpkı Şems’i anlamayıp… Şems ile Mevlânâ’nın karşılaşması da kezâ böyle. Halkın anlamadığı aşikâr…

Sufiler bambaşka insanlar. Rindler, zahid değiller. Gönülleri Allah aşkıyla doludur. Onlar için Allah’ı sevmek cennetle mükafatlandırıldıkları için değildir. Onlar Allah’a aşık oldukları için severler. Yunus da böyle değil mi ki? “Cennet cennet dedikleri/Birkaç köşk ile birkaç huri /İsteyene ver sen anı/ Bana seni gerek seni”. Allah’a aşık olmak, evliya makamına çıkmak değil midir?

Hangimiz birilerini severken gerçek anlamıyla seviyoruz ki. Gerçekten sevmek istediğimiz için seviyoruz. Bizi tersleyen, bizi rezil eden birisini hangimiz vardır bir hikmeti deyip de seviyoruz ki? Ya da hangimiz aşka “senin beni sevdiğin için seni sevdim” diye imâlarda bulunup da aşkı basitleştirmiyoruz ki? Öyle değil midir dostlarım, siz söyleyin. Biz sevgimizi, aşkımızı karşılıklı çıkarlar uğruna vermiyor muyuz? Allah’a yaptığımız ibadetlerimiz, borçlarımız cennete girme isteğimizden değil mi? Bir cismani varlığa aşık oluyoruz, onun bir gülüşü ile hayat buluyoruz da bizim günde binlerce kez ritmik bir şekilde nefes almamızı sağlayan Allah’a neden bir Sufi saflığıyla aşık olamıyoruz?

Sufiler için dört makam vardır: Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet kapıları. Diyor ki Şems bu kapılardan hangisine geçerseniz bir öncekinin yaptığından sorumlu değilsiniz. Gerçek aşk da zaten bu değil mi? Ya da gerçek ibadet. Siz her yattığınızda Allah’ı zikrediyorsanız namaz kılmaya ne hacet? Siz yediğiniz her lokmada Allah’ı zikrediyorsanız oruç tutmaya ne hacet? Siz her adım attığınızda Allah’ı zikrediyorsanız Kâbe’yi tavaf etmeye ne hacet. Rabbim de demiyor mu: “Ben dağları taşları yarattım, bir türlü sığamadım da şu insanın gönlüne sığdım.” diye. Biz, hepimiz Allah’ı içimizde tutabilecek kadar büyük bir gönle sahibiz. Ancak Sufiler bu gönüllerini son demlerine kadar kullanabiliyorlar. Bunun farkındalar. Biz ise Allah adını zikretmeye korkar olmuşuz.

Ve bize bir şeyleri daha öğretiyor bu Sufiler. Sadece kendine bakmayı. Yaşadığımız her şeyden sonra kendimize yönelmeyi ve kendimizi dinlemeyi. Kendini bilen insan, kendini dinleyen insan daima gerçekleri görür. Burada bir hikâye aktarmak istiyorum:

Dört tüccar, boş bir camide namaz kılıyorlarmış. Derken içeri müezzin girmiş. İlk tüccar duasını yarım bırakıp hemen sormuş: “Müezzin Efendi! Ezan okundu mu? Yoksa daha vaktimiz var mı?”

İkinci tacir dua etmeyi bırakıp, arkadaşına dönmüş: “Ya hu, duanı yarım bıraktın, niye konuştun? Şimdi namazın boşa gitti. Haydi, baştan başla bakalım!”

Bunu duyunca üçüncü tacir müdahale etmiş: “Yuh, salak, ne diye onu suçlarsın? Kendi namazına bakacaktın. Bak, seninki de boşa gitti.”
Dördüncü tacir dayanamamış, kendi kendine mırıldanmış: “Bak şu akılsızlara! Üçü de namazlarını ziyan etti. Allah’ım sana şükürler olsun, beni faka bastırtmadın, onlar gibi şaşırtmadın.”

Sizce diyor Şems, bu dört tüccardan namazı heba olan varmı? Varsa hangisi ya da hangileri?

Kimisi hepsini suçlu buluyor, kimisi ilk üçünü vs. Bir Sufi de diyorki: “Şayet bu tacirlerin bir kabahati varsa, namazlarını kesip konuşmaları değil, esas kabahatleri kendi işlerine bakıp, ettikleri duanın hakikatine odaklanmak yerine, akıllarının başka yerde olması ve etrafta olan bitene takılmaları. Ama şimdi biz tutup da onları yargılarsak, aynı hatayı biz de yapmış oluruz.

Yani ne olursak olalım, kendimize bakalım. Hatayı, kusuru kendi içimizde görelim…

Kitap hakkındaki olumsuz düşüncelerime gelince. Aslında çok daz fazla olumsuz bir düşünceye kapılmadım. Ancak çerçeve hikâyenin basitliği beni düşündürdü. Okuyan bilir, Aşk kitabı iki öyküden oluşuyor. Birisi Şems ile Mevlânâ’nın öyküsü diğeri de çerçeve, üst öykü olan Ella ile Zahara’nın öyküsü. İşte bu çerçeve öykünün kurgusunun basit olması ve bu iki kişinin aşkının Mevlânâ ile Şems’e benzetilmeye çalışılması romanın tadını kaçırıyor biraz da olsa. Şafak’ın Mahrem romanına bakarsanız aynı şekilde kurgulanmıştır. Günümüzde yaşanan olaylar ile bundan yıllar evvel yaşanan olayların paralelliğini tek bir roman içerisinde eritmiştir. Ama Ella’nın eşini ve çocuklarını terk edip Zahara’ya kaçmasını pek hazmedemiyorum ben. Hoş Mevlânâ da Şems geldiğinde çocuklarını ve eşini bırakıp sadece onunla ilgileniyor. Ama bu romana göre böyle tabii. Sizce bir insana çok fazla bağlanıp etrafında senin ağzından çıkan sözleri bekleyen onca insanları sensiz bırakmam reva mı? Belki de reva…

Kitapta çok fazla tensellik konusunda atıfta bulunulmuş. Belki Ella ve Zahara arasındaki tensellik bir noktaya kadar sindirilebiliyor ama Şems’ atfedilen tenselliği ben biraz basit buldum. Çünkü Şems’i hayal edişim daima yaşlı, tatlı bir insan yüzü idi. Şimdi ise rahmetli Barış Akarsu gibi birisini tahayyül ediyorum.

Kitaptaki bir diğer hususa gelince Mevlânâ’nın bulunduğu konum acaba gerçekten böyle mi? Mevlânâ toy bir insan mı ki Şems gelince gerçekten Mevlânâ olabildi? Mevlânâ gerçekten bu kadar insani miydi davranışları ile… Kim bilir…

Meraklısına ise aşkın kırk kuralı

Okuyorum, Yaşıyorum

sancı çekmeden doğum olmaz*

Yatağıma uzanmıştım. Odanın hafif serinliğini üzerime aldığım cankurtaran(Bir arkadaşla birlikte vermiştik bu hırkaya bu ismi. Zamanında çalıştığım bir işyerinde aniden gelen üşümelere merhem olsun diye askıda asılı dururdu. Ve üşüdükçe giyerdik onu.) sayesinde bertaraf ediyordum. Bir yandan akşam yemeğini hazmetmeye çalışırken bir yandan kitap okuyor ve bir yandan da sıcak sıcak gelecek çayı bekliyordum. Ne de olsa akşam yemeğinden sonra çay gibisi yok değil mi? Kimileri der ya: İster fakir ol, ister fukara. Her yemekten sonra yak bir cigara! Benim cigaram da çayım olsa gerek!

Daha yeni bitirdiğim kitabın etkisini üzerimden atamadan yeni bir kitaba başladım. Artık hız kesmek yok,  romanların dünyasından düşmek yok, dedim kendi kendime. Ve birini bitirdiğim an diğerinden birkaç sayfa okumadan bırakmadım.

Nietzsche Ağladığında‘yı okudum. Bitti. Ve şimdi listemdeki kitaplardan Aşk romanına başladım. Elif Şafak‘ın o dillerden düşmeyen (bestseller) romanı, Aşk.

Kendimdeki bir özelliği çok severim: İki şey arasında bağ kurmak, iki şeyi mukayese etmek. Mukayese, işi güzellik kötülük gibi nitelik bakımdan karşılaştırmaktan ziyade arasındaki benzerliği bulmaya dayanıyor bendeki anlamıyla.

Eğer okuduysanız ya da biraz internette dolaştıysanız sık sık rastlamışsınızdır Aşk romanının konusuna. Şems’i anlatıyor roman. Şems’in Mevlânâ ile buluşmasını. Ve 40 kuraldan bahsediyor. GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLERİN KIRK KURALI.

On birinci kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. (Aşk, sayfa: 117)

Şems’in kırk kuralından on birincisi buydu. Nietzsche ise geçirdiği krizlerin, günlerce yataktan çıkmamasının sonucu olarak eserlerini gösteriyor. Ya da Irvan Yalom öyle söyletiyor Nietzsche’ye.

Bu iki kitap arasındaki benzerlik dikkatimi çekti. İki kitapta da arka arkaya, güzellik bekliyorsak zorluklara katlanmamız gerektiğine vurgu yapıyor. Aslında biraz sorgulayıcı olduğumda vardığım sonuç aymazlıktan kurtulmak gibi gözükse de pek öyle değil.  Çünkü oradan bağlantı kurduğum bir şey de beni öylesine memnun ediyor ki…

Bu iki kitabın yazarı da önce kahramanlarına acı çektiriyorlar. Bir tanesinin yazarı kahramanına, acıyı çek ki sonunda güzel bir şey üret diyor. Eserlerini yazmanı çektiğin acılara bağla diyor. Diğer kitabın yazarı ise acıyı, sıkıntıyı çek ki sonunda rahata er. Sen kâmil insan olma yolundasın. Ölmeden önce öldün. Allah yolunda acıyı çek, ilmini ona aktar ve sonra Allah’a kavuş. Sonsuz mutluluğu tat diyor.

Ve bir kitabın yazarı da bize sık sık diyor ki, acı çekmesi gerekene acıyı veririm. O acıyı çeker. Ama her şeyin sonunda mükâfat vardır. Her şeyin ama her şeyin sonu mutluluktur. Mutluluğu bu dünyada da tadabilirsin, başka bir dünyada da. Ama unutma ki, onu sana vereceğim. İşte bunu söyleyen de diğer kitapların yazarı gibi sanki kendi yazdığı bir romanda kahraman olarak bizi seçmiş. Bildiniz mi?

O kitabın adı, Kur’an-ı Kerim. Yazarı mı?

Yaşıyorum

nietzsche: mutluluk için iman edin

nietzsche-
Son zamanlarda bendeki bu yazma isteğini anlamakta biraz güçlük çekiyorum. Nicedir sürekli güzel şeyler yazmak, yeni şeyler üretmek için içimde bir güç olmasını istiyordum. Gün içinde karşılaştığım herhangi bir şeyden bir çıkarım yapıp, bunu akşam bilgisayar başına oturunca günlüğüme dökeyim istiyordum. Öyle de oldu!

Bugün otobüste Ankara’ya gelirken yolculuk esnasında en sevdiğim işlerden birisini yapıyordum: Kitap okumak. Çok seviyorum yolculuk yaparken kitap okumayı. Yatağıma uzanıp, okuduğum zamankinden daha hızlı okuyorum ve daha iyi anlıyorum sanırım.

Şu sıralar Irvın Yalom‘un “Nietzsche Ağladığında” kitabını okuyorum. Aslında kitabın yarısını çoktan geçmiş olmama rağmen henüz bana tavsiye edildiği kadar değerli bulamadım kitabı. Ama Nietzsche‘yi öğrenmek adına epey yol kat ediyorsunuz. Hattâ ve hattâ kitapta geçen konuşmalarda kendinize pay biçtiğiniz de oluyor. Bence okuyun derim. Henüz kitabı bitirmediğim için daha fazla yorum yapamayacağım. Burada sadece Nietzsche’nin söylediği birkaç şeyi aktarmak istiyorum:

“… insanların tarzlarını iki temel bölüme ayırdığımı belirtmiştim: Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar. “ (Nietzsche Ağladığında, 223)

Tam da varoluşçu felsefeyi özümsemiş birinin ağzından çıkacak en anlamlı sözler. Hayatın anlamını aramayı, varlığı sorgulamayı kendine felsefe edinmiş birisi Nietzsche. İşte bu paragrafında da eğer hakikati, varlığının hakikatini arayacaksan eğer rahatlığından, iç huzurundan feragat etmelisin. Çünkü sürekli sorgulama halindesin. Sürekli her şeye bir başkaldırı halindesin. Tabuları yıkmalısın. Ve her şeyden önce bize iç huzuru veren Tanrı’yı öldürmelisin.

Diğer bir yönden de sahih bir imanın, inanmanın insanı mutluluğa götüreceğini söylüyor Nietzsche. Buradan ufak bir çıkarımda bulunuyorum ben. İnsanların eğer filozof olmayacaksa inanmasını salık veriyor. Tanrı’yı yaşatmalarını ve ona inanmalarını sürdürmelerini istiyor. Çünkü Nietzsche kendisini ve kendisi gibi olanları bir üstinsan olarak görüyor. Bizim gibileri ise “insan”.

İman edenler daima mutluluğu tadacaklardır. İllâ ki elinde tüm imkânlarının olmasına gerek yok. Zenginliğe, sağlığa, mutluluğa vs. hiçbir şeye  gerek yok. En zor anımızda bile Allah’ın bizimle olduğundan şüphemiz yok. Çünkü İslâm’da iyi ya da kötü her şey Allah’tan geliyor. Bazen iyinin arkasında kötü olabiliyor ve bazen de kötünün arkasından iyi gelebiliyor. Bunu hiçbirimiz çıplak gözle göremiyoruz. Tıpkı şu yazımda bahsettiğim gibi.

Bunlara ek olarak sadece şunu diyebilirim. Gerçekten inanan en zor durumda olsa dahi Allah’ı düşünüp rahatlayabiliyor. Çünkü:

“Yüce Allah, evvela, koymuş olduğu kanun ve sebeplere sarılıp onlara tâbi olmamızı istiyor. Anca sebeplere sarılıp da bir neticeye varamadığımızda “O Kayyûm’dur: Yaratmış olduğu kâinat, her an idare ve tasarrufundadır.” beyanıyla bize şunu hatırlatıyor: Bu mülkün yönetimi O’nun elindedir. Kapalı gördüğümüz kapıları O sizin için dilediği an açar; mümkün olmadığını gördüğünüz şeyi sizin için mümkün hale getirebilir. Sebeplerin tamamen düştüğü, sustuğu yerde “Artık her şey bitmiştir.” gibi, bir ümitsizliğe kapılmayınız. Rabbinize sığınınız, zira O, dilediğini yapmaya gücü yetendir.” (Bir Müslüman’ın Yol Haritası, 73)

görsel *