Yorumluyorum

mevlânâ ve şeb-i arûs

semazen

Beni yakından tanıyanlar Mevlânâ‘ya ne kadar hayran olduğumu, onun yaşayışından çok etkilendiğimi ve hep onun gibi bir yaşantımın olmasını istediğimi bilirler. Mevlânâ’yı anlayabilmek, onun düşünce ve imân dünyasına girebilmek o kadar da kolay bir şey değildir kanımca. Zira bugün batı dünyasının ona bakışını, onu yorumlayışını göz önüne alırsak Mevlânâ’yı anlamanın sandığımızdan daha da zor olduğunu anlarız.

Öncelikle Mevlânâ’yı iki farklı bakışta ele almak mümkün bence. Birisi fikir adamı olan Mevlânâ, öteki de imân adamı olan Mevlânâ. Bu ikisini ayrı başlık altında değerlendirmek mümkün olsa da ikisinin birbirine bağlılığı şüphe götürmez sanırım. Eğer ikisini birbirinden koparırsak, bugün batı dünyasının yaşadığı Mevlânâ sorunsalını biz de yaşamış oluruz sanırım.

Mevlânâ Allah’a olan bağlılığı ve onu hayatında uygulayışı ile tam bir Müslüman insan örneğidir. Gerek kusursuz ibadetleri, gerek örnek ahlâkı gerekse de insan ilişkilerine bakışı bize bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini  gösterir. Kısa bir ömre büyük bir yaşantı sığdıran ve aradan 800 yıl geçmesine rağmen hâlâ adından bahsettiren büyük insan Mevlânâ.

Mevlânâ’nın “yaratılan” her şeye bakışını anlamak için sanırım biraz tasavvuf bilgisi gerekiyor. Yoksa sürekli tekrarladığım gibi batılıların düştüğü hataya düşeriz. Batılılar Mevlânâ’yı hümanist olarak görür, çünkü insanı insan olduğu için seviyor adamlar. Mevlânâ ise insanı Allah yarattığı için seviyor.

Tasavvufta vahdet-i vücut anlayışı vardır. Bu anlayış mutlak tek bir varlığın doğruluğuna, gerçekliğine inanır. O da Allah’tır. Yaratandır. Diğer bütün her şey yaratılmıştır. Allah’ın yansıması yani tecellisidir. İşte bundandır ki Mevlânâ, yaratılan her şeyi Allah’tan bir parça olarak görür ve her şeye karşı derin bir sevgi besler. İşte bundandır ki sema’ ayinlerinde semazenler oturdukları yeri, minder, tuttukları nesneleri öperler. Çünkü onlara göre her şey ama her şey Allah’tan bir parçadır. Onun tecellisidir.

İnsanların anlamadığı ve “dillerde sakız” yaptığı bir söz de Mevlânâ’nın şu sözüdür kanımca:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel…

Bu sözün devamına bakmadan yorumlamaya kalkan batılılar, batılı müsteşrikler bakın Mevlânâ bile bir Hıristiyan ile ya da Yahudi ile dost olunabileceğini söylemiş, herkesle güllük gülistanlık geçinilebileceğini söylemiş falan derler. Oysa sözün devamına baktığımızda:

bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Gel, evet gel ama nasıl gel, niye gel? Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel, burada yine tövbe et. Yüz kere adam öldürmüşsen ve bundan yüz seferinde de pişman olmuşsan gel, yine tövbe et. Gel ki kurtuluş yine tövbededir. Bizim dergâhımızda kurtulmak isteyene yer vardır, gel, ne olursan, kim olursan gel…

Bizim yaptığımız da burada laf kalabalığı aslında. İnsanlar Mevlânâ’yı kütüphane dolusu kitaplarla anlatmış bitirememiş ama biz şurada yarım sayfacık yazı ile anlatıp bitirmeyi düşünüyoruz. Affola. Ben sadece rahatsız olduğum bir iki hususu dile getirmeye çalıştım.

Gel gelelim, Şeb-i Arûs‘a. Nedir bu Şeb-i Arûs?

Mevlânâ gibi Allah dostu bir insanı sanırım ölüm gibi bir duygu korkutamaz değil mi? O bütünleştiği zaman bir olacağını, onu vahdete ulaştıracağını düşündüğü ölüm karşısında nasıl bir tavır takınır sizce? Sevinir değil mi? İşte bu sevinçten dolayı Mevlânâ’nın vefaat ettiği güne Şeb-i Arûs yani “düğün gecesi” denir.  Şeb-i Arûs’un bir diğer adı da “Leyletü’l-Arûs”tur. Şeb Farsçada; Leyl de Arapçada “gece” demektir. Arûs ise düğün, gerdek anlamına gelir.

Mevlânâ için ölüm Allah’a kavuşmaktır. Ona göre herkes ölüm için ayrılık der, o ise vuslat.

“Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm”

İşte bu mühim gün münasebetiyle her yıl Konya’da 17 Aralığı içine alan bir tarihte “Şeb-i Arûs” töreni düzenlenir. Gece ve gündüz devam eden kutlamalar (düğün diyorsak kutlama da diyebliriz kanımca)da Kur’an okumaları, Sema’ gösterileri yapılır.

İnşallah bu sene Konya’ya gitmek bize de nasip olur.

İzliyorum, Yaşıyorum

the pursuit of happyness ve bizim hayat yolu

the pursuit of happynessYine yazı yazmayalı uzun zaman oldu diye başlamak istiyorum sözlerime. Klâsikleşti artık, benim de hoşuma gidiyor böylesi. En azından nasıl bir giriş yapacağımı düşünmeden başlıyorum sözlerime. Sonra birkaç kelam ile meramımı anlatıyor ve ondan sonra da mevzuya geçiyorum. Siz eğer bu acıtasyon kısımları okumak istemiyorsanız benim yazılarımda genelde okumaya ikinci paragraftan başlayın derim ben size.

Epeydir film izlemiyordum. İzlediğim tek şey Prison Break dizisiydi. Hani şu CNBC-E dizilerinden birisi. Hapishaneden kaçış. Güzel dizi hoş dizi , herkese tavsiye ederim. Ancak her zaman dediğim gibi beni o tarz diziler ya da filmler pek tatmin etmiyor doğrusu. Daha evvel de sıkça söylediğim gibi film dediğin biraz düşündürmeli, öğretmeli. Epey önce indirdiğim filmlerden birisini izleyim dedim bugün. The Pursuit Of Happyness filmin orijinal adı. Bizdeki adı ise “Umudunu Kaybetme”. Aslında birebir çeviri yaptığınızda “Mutluluk Yolu” gibi bir şey çıkıyor ortaya. Ancak “Umudunu Kaybetme” bence filmin muhtevasına birebir uyuyor. İzleyen varsa ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

Filmin başrolünde şu Hancock, I am Legend filmlerinden de hatırlayacağınız birisi oynuyor: Will Smith. Aslında bu adamın bu filme uyup uymadığını henüz tam anlamış değilim. Will Smith biraz daha aksiyon içerikli filmlerin adamı bence. Ancak bu filmde de oyunculuk kabiliyeti fevkalade bence. Filmi izleyen arkadaşlar bilecektir, şu tuvalet sahnesi bir harika. Hani şu tuvalette ağladığı sahne. İşte o an bence filmin doruk noktasıydı. Filmi hücrelerinize kadar hissettiren bir sahne idi. Film benim tarzımda olduğundan yine pek olay yok filmde. Fakir bir adam ve çocuğunun hayatı anlatılıyor. Adamın başarısı anlatılıyor. Öyle de güzel işleniyor ki…

Filmin başından sonuna kadar siz olay olacak diye bekliyorsunuz. Mutlaka bir şeyler olacak diye. Ama hiçbir şey olmuyor. Bu adamın başarma sahneleri falan da o kadar sade yapılmış ki inanamazsınız. Şöyle anlatayım o halde. Şimdi sizin hayatınızı benim yazdığımı düşünün. Siz bir yazar olmak istiyorsunuz ve bunun ilk adımı olarak da bir dergiye yazı gönderiyorsunuz. Ve sonunda da bu yazınız yayımlanıyor ve seviniyorsunuz. Ben şimdi bunları yazarken birkaç zirve yaşatırım okuyucuya değil mi? Mesela öyküyü yazarken ki ruh haliniz, hattâ öyküyü yazarken tıkanmanızı sağlar ve mühim bir olay ile o tıkanıklığınızı çözmeye çalışırım. Ne bileyim öyküyü yarışmaya son dakika yetiştirmenizi sağlar ve okuyanı heyecanlandırırım. İşte bu filmde o türden pek bir şey yok. Filmin sonunda adamın başaracağını biliyorsunuz. Durum yavaş yavaş gelişiyor, ancak filmde sizi çeken bir şey var ve heyecanınızı hiç yitirmiyorsunuz. Ne demek istediğimi, neler gevelediğimi bence filmi izledikten sonra bir kez daha düşününce iyice anlarsınız.

Bu paragrafı yazıya sonradan ekliyorum, öyle bir şeye ihtiyaç duydum çünkü. Adamın hayal ettiği şey için, başarmak istediği şey için yaptıklarını düşündüm de şu an belki ben olsam o kadar şey yapamazdım dedim kendi kendime. Başarmak için çok çile çekmek gerekiyor, gerçekten.

Ve filmi izlerken ben…

Her zaman bunu yapıyorum değil mi? Filmi izlerken düşünmeyi hiç ihmal etmiyorum. Belki düşünmeyi sevdiğim için, düşünce dünyamı genişletmeyi sevdiğim için izlediğim her filmi kendimle bağdaştırmayı seviyorum. Bu filmde de böyle olmadı desem yalan olur. Filmi izlerken birkaç şey düşündüm. Ancak öncelikle şunu söyleyim size, buradan aşağıda kendimden hareketle filmi tahlil edeceğim. Gerçekten filmi izlemeyi düşünüyorsanız filmi izledikten sonra okuyun bu kısmı.

Will Smith‘in, yani Chris‘in karısını düşündüm bir an. Öyle bir eşe sahip olmanın ne kadar üzücü bir şey olduğunu. Bunun üzerinde pek durmayacağım ama öyle dar bir anımda beni terkeden bir eşimin olmasını hiç istemezdim doğrusu. Eş dediğin, sevdiğim dediğin insan senin en zor anında yanında olabilmeli, bencil olmamalı ve senin için gerekirse canını vermeli. Hoş öyle insanı bulmak biraz zor olsa gerek.

Baba olduğumu düşündüm filmi izlerken. Bir baba olsam nasıl olurdum acaba diye. Becerebilir miydim baba olmayı, bunu sorguladım hep. Yer yer baba olmayı o kadar istedim ki anlatamam size. Belki bir çocuğun sorumluluğunu kaldırabilecek yaşta değilim henüz. Belki de orada baba olmak isteyişim bir çocuk sevgisinden değil de çocuğu olmanın insanı ne kadar farklı birisi yapacağını düşündüğümdendir. Yani bencilce bir yaklaşım olsa gerek. Çocuğum olduğunda ne kadar fedakâr olabileceğimi düşündüm. Bir de çocuğum olduğunda olaylara daha bir farklı açılardan bakabileceğimi düşündüm. Gerçekten iyi bir baba olurum ben, gerçekten.

Gelelim filmin özüne, “umudunu kaybetme”. Umut dediğimiz şey ne garip değil mi? Aslında biraz havada kalmış bir kelime. Herkes umutludur ancak imkânsız durumda umut etmeyi kaç kişi başarabilir? Ve başaracağına inanmayı kaç kişi başarabilir?  Açıkçası ben son zamanlarda yaşadığım birçok sıkıntılı durumdan ve bilhassa iş durumundan dolayı birçok konuda umudunu kaybetmiş birisiyim. Bir işe girip çalışacağımı düşünüyorum elbette ancak bu iş benim idealimdeki iş olacak mı olmayacak mı işte o konuda umudumu yitirmiş durumdayım doğrusu. Allah gönlüme yeniden bir umut ışığı yakar inşallah. Buna o kadar ihtiyacım var ki.

Şimdilik yazacağım şeyler bu kadar. Yoksa zihnimden kopup gelirdi. Sanırım bu kadar uzun süren aralıklarla yazmamın nedeni de bu olsa gerek. Kendimi yazmak için zorlamıyorum. Bir işaret bekliyorum ya da bir ilham diyelim ona.  Mesela bir filmi izliyorum ve duygularım birden parmaklarıma birikiyor ve yazıyorum. Tâ ki yazının sonucunu bağlayana kadar öyle devam ediyor. Yazıyı nerede noktalayacağıma dahi o ilham karar veriyor. Ve işte son.

Yaşıyorum, Yorumluyorum

düşünce gücü ile hayatı şekillendirmek

Öncelikle sabahın 05.30’unda ne saçmalıyor bu diye düşünmeyin lütfen. Şu an siz uykunuzda hurilerle ya da nurilerle (cennette bayanlara birer nuri verilecekmiş hani, onlar işte) cebelleşirken ben burada kerahat vaktini uyanık geçirmeye çalışıyorum. Kerahat vakti, güneşin doğduktan yarım saat sonrası ve batmadan yarım saat öncesi için kullanılan bir tabir. Bu saatte uyumak insanın biyolojisine zarar verdiği gibi ruh sağlığına da zarar veriyor. Bu bilimsel bir şey. Ancak henüz bilimselliğini bilmediğim zamanlarda annem hep “oğlum şu ikindi ile akşam arası uyumasana yine” diye sık sık başımın etini yerdi. Belki sabahki kerahet pek etkilemiyor ancak akşamki kerahet vakti inanın insanı çok kötü etkiliyor. Şahsen benim ruh halimde bir dengesizlik yapıyor ve uykudan kalkınca sanki hayat bana kelek atmış gibi bir ruh halinde dolanıyorum ortada. Neyse, dediğim gibi tek amacım (inanın buna) şu kerahet vaktini atlatıp sıcak döşeğime yatabilmek. Tabiî her zaman olduğu gibi bu zamanı da boş geçirmemek için bol bol düşünmeye çabaladım. Düşünmeyi gerçekten seven birisiyim. Daha evvelki sinema yorumlarımda bunu sık sık dile getiriyorum, beni düzenli okuyanlar bilirler. İşte bu yazıda da düşünce gücü ile insan hayatını şekillenmesinin mümkün olup olmadığını her zamanki gibi “kendi” penceremden bakarak anlatacağım.

Evveliyatında odun gibi bir adamdım ben. Evet görünüş itibariyle belki hâlen öyleyim ancak beni fikrî bir kurcalamaya girersiniz incelmiş bir adam görürsün. Efendim bunun en önemli sağlayıcısı da düşünmek sanırım. Hayatımda yaşadığım birçok şey üzerine düşünürüm ben. O kadar düşünürüm ki, akıl sağlığımı bile yer yer kaybettiğimi zannediyorum. Bir ara bu kadar düşündüğüm için Bakırköy’ün önündeki heykel gibi olacağımı zannederken, sağ olsun bazı psikologlar, kişisel gelişim uzmanları düşünmenin insanın beynini geliştirdiğini söylediler ve işte ben de o günden bugüne değin hunharca düşünüyorum. İnsan beyni, kişisel gelişimcilerin söylediğine göre, hücreler şeklinde dizayn edilmiş. Petek bal gibi düşünün. Çok kenarı olan ve birbirine bağlı olan bir sürü hücre. İşte insan beyni bir konu üzerinde ne kadar çok düşünür ve ne kadar çok okursa o hücreler birbirine bağlı olarak genişlermiş, yeni hücre odaları açılırmış ve işte insanın o düşündüğü şeyde uzmanlığı artarmış. Neyse, düşünmenin önemine bahsettikten sonra kendimden hareketle biraz düşünce gücüne değineceğim. Açık konuşmak gerekirse, ben kişisel gelişim kitaplarının ve kişisel gelişim danışmanlarının insanı geliştirdiğini düşünüyorum. “Yok efendim onlar birer zırvalıktır” diyen varsa ya da “ben bunlara inanmıyorum ya” falan diyen varsa hiç bence yazının buradan sonraki kısmını okumasın derim ben.

Sizlere düşüncenizi nasıl kontrol edeceğinizi ben anlatamam elbette. Çünkü ben bu konuda ihtisas sahibi birisi değilim. Ancak düşünce ile hayatın şekillenebileceğine dair bir şeyler söyleyeceğim. İnanın dostlarım, inanın ben hayatımda anlattığım şeyleri uyguluyorum ve olumlu sonuçlar alıyorum. Düşünce gücüne inanıyorsanız sizlere ilk önerim “hayata olumlu yönten bakma“nızdır. Bunun için size bir deney anlatayım:

Aynı musluğa ya da aynı damacanaya ait bir litrelik suyu iki bardağa boşaltıyorlar. Bu iki bardaktan birisini bir odaya diğerini de başka bir odaya koyuyorlar. İki odanın da sıcaklığı, güneş alma açısı, nem oranı falan filan her şey aynı. Yani iki su da eşit şartlar altında bulunuyorlar. Bir adam 4 gün boyunca iki su ile de konuşuyor. Birisine sürekli hakaret ediyor, onu yerden yere vuruyor ve diğer suya ise övgü dolu sözler söylüyor. Onu methediyor, onu sevdiğini söylüyor. Aklınıza gelebilecek onlarca güzel sözü sarfediyor. 4 gün sonunda iki suyu yanyana getiriyorlar. Bir bakıyorlar iki su birbirinden çok farklı hale gelmiş. Birisi yani çok hakaret yiyen su kötü kokular yayıyor ve bulanık duruyor; diğer su ise daha bir berraklaşmış ve kristalleşmiş. Evet arkadaşlar, inanın bir su bile sizin düşünce gücünüzden etkileniyor ve ona göre tepki veriyor. Aslında su deyip geçmemek gerek. İnsanın yüzde 60’ının sudan oluştuğunu düşünürsek… Bilmem anlatabildim mi? Devamını Oku

İzliyorum

vanilla sky ve bir rüya

Her yazıma “epeydir bir şeyler yazamıyorum” diye başlamak istemiyorum artık. Ancak şu durumda diyeceğim başka bir söz de yok sanırım. Arada sırada yazmak beni huzursuz etse de sanırım böylesi daha güzel oluyor. Zira her gördüğüm, duyduğum şeyi artık doğal karşıladığım için pek olağanüstülük sezemiyor ve günlüğe işleme ihtiyacı hissetmiyorum. Ancak işte arada sırada kendimi zorladığım ve “düşündüğüm” zamanlar hayatta ilginçlikler buluyor ve onları yazıyorum.

Bugün her şeyden biraz fırsat bulup bir film izleyeyim dedim. Film tercihlerim arasında genelde kurgusu biraz karışık, izlerken düşündüren ve sonuna kadar seni ekran başından ayırmayan filmler var. Ara ara kendime neden vurdulu kırdılı filmleri sevmiyorum diye sorsam da cevap alamazdım. Ancak bugün birazdan bahsedeceğim filmi izlerken şunu anladım ki, ben izlediğim filmin beni düşündürmesini, zorlamasını, günlük hayatta yaşadıklarımla bağlantı kurdurmasını vs. seviyorum. Dünyanın en mükemmel macera, aksiyon filmleri de olsa bana pek cazip gelmiyor. Evet onda da ekran başına kenetleniyorsunuz, film bitene kadar bir solukta izliyorsunuz ancak bence onların size kattığı pek bir şey yok. Filmin sonuna kadar katilin kim olduğunu anlamaktan başka hiçbir zihinsel faaliyete girişmeden filmi izliyorsunuz. Filmi kapatıp yatağınıza yattığınızda kafanızda düşüncelerden ziyade sadece filmin gürültüsü kalıyor. Sabah kalktığınızda ise filmden eser kalmamış.

Bugün epey önce seyrettiğim Vanilla Sky filmini tekrar seyredeyim dedim. Tom Cruise‘nin ve Penelope Cruz‘un başrollerini paylaştığı harika bir film. Cameron Diyaz da bu filmde oynuyor ancak film boyunca pek hoş sahnelerde onu anamadığım için adını söylemeye bile tenezzül etmiyorum. 🙂 Vanilla Sky, 2001 yılında Cameron Crowe tarafından çekilmiş bir film. IMDB‘de neden ilk 250 arasına giremediğine şaşırdım doğrusu.

Filmin konusunu her zamanki gibi size anlatmakla uğraşmayacağım. Zaten filmin konusunu, filmde ne olup bittiğini tıpkı 6. His ( The Sixth Sense)‘te olduğu gibi filmin sonunda anlıyorsunuz. Altıncı His kadar basit bir kurgusu olmasa da yine de onun gibi şaşırtıcı bir film bence. Filmi övme faslını atlattıktan sonra filmin bende düşündürdüklerini sizinle paylaşmak istiyorum. Eğer filmi izlemeden aşağıdaki yazıları okursanız pek bir şey anlamazsınız. Bence öncelikle bir filmi izleyin derim. Devamını Oku

Yaşıyorum, Yorumluyorum

türkiye’de “edebiyat” mezunu olmak

Sevgili arkadaşlar,

Bu yazıyı birkaç sene evvel, iş-aile konusunda ciddi sıkıntılar yaşarken yazdım. Ve yazıyı yazmaktaki esas amacım sizi edebiyat okumaktan vazgeçirmek değil. Tamam belki karamsar bir üslûp kullanmış olabilirim ama lütfen yazının sonuna falan bir bakın. Ben, benim yaptığım hataları yapmayın, şunları şunları yaparsanız bu bölümde başarılı olursunuz gibisinden şeyler de yazdım. Neden onları dikkate almıyorsunuz?

Bakın ben şu an Ankara’da bir Anadolu Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak görev yapıyorum. Hem de “kadrolu”. 2010 yılında atandım. Hayatımdan da memnunum çok şükür. Ha öğretmenlik dışında başka bir işte çalışmak isterim ama bu öğretmenliği sevmediğimi göstermez.

Tüm bu bilgilendirmelerime rağmen hâlâ olumsuz yorumlar gelirse bu yazıyı sileceğim maalesef.

Bana ulaşmak için kaanfakili@gmail.com ‘u kullanabilirsiniz.

Arkadaşlar aşağıdaki yazıyı okuduktan sonra mutlaka şu yazıyı da okuyun:

http://www.kaanfakili.com/edebiyat-mezunlarina-umut-isigi/

Edebiyat bölümü öğrencilerine altın öğütler

İşbu yazı ilk paragraftan son paragrafa kadar yer yer gerek devlet kurumlarına, gerek özel kurumlara ve gerekse de başka şeylere ağır ithamlar içermektedir. Bu ithamlar muhtelif zamanlarda küfre doğru kayacak ve haddi aşacaktır. Lütfen Türkiye‘de herhangi bir üniversitede okumayı düşünmediyseniz ve henüz liseyi bitirmediyseniz bu yazıyı okumamanınızı öneririm. Zira yazıdan sonra Türkiye’de üniversite okumaktan vazgeçebilirsiniz. Lütfen bu durumda kabahati bende aramayın.

Yazacağım yazıda bizzat yaşadıklarımı farklı bir bakışla anlatmaya çalışacak, zamanla farklı farklı insanların gözünden aktarmalar yapmaya çalışacağım. Bu yazı bir serzenişin, bir gücenmenin ve bir zora gitmenin yazısı olacağından biraz uzun ve duygusal içerikli olacaktır. Eğer bu tarz yazılara katlanamıyorsanız sayfanın köşesindeki çarpı işareti ile sayfayı kapatabilirsiniz, teşekkür ederim.

Yazımda bizzat kendimi hareket noktası almayı düşündüğüm için başlığı “edebiyat mezunu olmak” şeklinde koydum. Ancak yazıyı Türkiye‘de edebiyat dışında farklı bölümlerden mezun olanlar okuduğunda benden pek farklı hissiyatlara kapılmayacak ve zaman zaman bana hak verecektir. Bu sebeple bu yazıda herkesin duygularına tercümân olmayı istiyorum.

Araya sıkışmış not: Yazıyı okuyan arkadaşlar, yorumlarınızı esirgemeyin lütfen. Bilelim kimin ne sıkıntısı olduğunu. Eğer yorum yazmazsanız yazının pek okunmadığını düşünecek ve gerçekten çok üzüleceğim.

Uzunca bir girizgâhın ardından asıl içeriğe geçmek doğru olacaktır. Ancak yazıya nereden, nasıl başlayacağımı bilemediğim için lafı geveleyip duruyorum. Öncelikle benim şu an hangi okuldan mezun olduğumu ve ne ile meşgul olduğumu bilmenizi isterim. Belki hakkımda sayfasını okuyanlar bunu bileceklerdir, ancak ben yine de belirteyim.

Ben, Kırıkkale Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Şu an işsizim.

Bundan 5 sene kadar önce, dershaneye giderken tercihlerim hususunda epey kararlıydım. Ancak dönem ortasında yaşadığım bir iki hadise benim edebiyatçı olma yönündeki tereddütlerimi ortadan kaldırdı ve dönem ortasından sonra hep edebiyat bölümü okumayı istedim. Bundan 5 sene evvel, yani 2002 ÖSS‘de, yani bu 300’lü puan sisteminin ilk senesinde ÖSS‘ye girdim ve ÖSS Sözel bölümden 266,500 ham puan aldım. Okuldan da 60 puan gelmesi ile -lisede tembel bir öğrenciydim- puanım 326 ‘ya yükseldi ve yaptığım tercihler neticesinde sürpriz bir şekilde Kırıkkale Üniversitesi‘ne yerleştim. Benim edebiyat bölümünü ne kadar istediğimi sanırım yaptığım 23 tercihin de “Türk Dili ve Edebiyatı” bölümü olması ispatlar.

Edebiyat bölümüne dair aklımda birçok güzellik vardı. Ancak bu güzelliklerin yerini zamanla bıkkınlıklar, küskünlükler ve reddedişler aldı. Daha sonra korkularımla yüzleştim, kırgınlıklarım geçti ve yeniden edebiyata aşık olmaya başladım. Eski idealistliğimi yeniden kazandım, ancak iş işten biraz geçmiş durumdaydı sanırım. Çünkü okulu bir dönem uzatmıştım. Neyse ki sadece bir dönemdi.  Nihayetinde uzun maratonun sonunda bu bölümden mezun oldum. İdealistliğim hâlâ devam ediyordu. Bizim okulda yüksek lisans yapacak ve akademik kariyerimi geliştirecektim. Bir yandan da bir yerlerde iş bulmalı ve masraflarımı çıkarmalıydım. Yapabileceğim işlerin arasında en makulü dershanede edebiyat öğretmenliği yapmaktı. İşte şu andan sonra 1 sene içerisinde yaptığım şeyleri size anlatacağım. Devamını Oku