Yaşıyorum

ummadığın anda elektrikler kesilse

Genellikle gün boyu yaptığım şeyler rutindir. Zaman zaman hayatımda değişiklikler olması gerektiğini düşünsem de bir türlü bu düşünceyi hayata geçiremem de bu rutinliklerden birisi olsa gerek. Yine her rutin günün gecesinde, yaptığım şey bir önceki günün aynısı iken birden elektrikler kesildi. İlk başta “hay ben belediyenin…” gibi bir cümle sarf etsem de şu yazıları yazarken ettiğim küfürü geri alıyor ve onlara bir de teşekkür ediyorum.

İnternet ile alâkam kesildiğinde, mesela internet arızalandığında ya da elektrikler kesildiğinde genellikle masaüstünü temizlerdim. Silinecekleri geri dönüşüm kutusuna, arşivlenecekleri de gerekli klasöre atardım. Ancak bilgisayara daha birkaç gün evvel format attığımdan yapacak bir şey aradım durdum kendime. Önce pencereden dışarıyı seyrettim birazcık. Bizim Keçiören tarafının neredeyse tamamında elektrik yoktu. Acaba dedim içimden, deprem falan mı olacak, Allah göstermesin. Sonra o tatlı tatlı esen rüzgârı da yanıma alarak bilgisayar başına oturdum ve uzun süredir bakmadığım “fotoğraflar” klasörüne bakmaya başladım.

Fotoğraf çekmek, anı ölümsüzleştirmektir, güzelleştirmektir. Onlarca yıl sonra da olsa tekrar bakmanızı ve hatırlamanızı sağlar. Ben de üniversite yıllarımda arkadaşlarla çekindiğim fotoğraflara bakmaya başladım. Tek tek, klasör klasör hepsine bakmaktı düşüncem. Ne de güzel dört yıl geçirmişiz birlikte. Şimdi çoğundan haberim yok, hepsi bir yana dağıldı, kimisi ile dargınlıklar başladı, kimisinin haberini alamıyoruz derken görüştüğüm sadece birkaç kişi. Onlarla da tabiî eskisi kadar sık görüşemiyoruz.

Şimdi üniversite 1. sınıfa yeni yazılmış olmayı isterdim. O tatlı heyecanı yeniden yaşamayı isterdim. Yaşayacağım yılların plânını yapmayı isterdim. Fotoğraflara baktıkça hep yeniden olması özlemini duydum nedense. Yine duygusal bir yapıda olduğum için olsa gere diye düşündüm. Ne yapayım, özlemek, hüzünlenmek gibi şeyler benim karakterimde var. Fotoğraflar arasında dolaşırken içim darlanıyor ara ara. Özlediğimde genelde böyle oluyor. Sonra o açık pencereden giren tatlı rüzgâr, sıkıntıdan ensemde biriken terleri süpürüyor. Ben rahatlıyorum. Sonra bir klasör daha açıyorum, o güzel günleri düşünürken yine bir bunaltı basıyor ve tam hüzünleneceğim zaman yine açık pencereden esen o rüzgâr beni rahatlatıyor. Ne garip değil mi?

Hayatın bizim için hazırladıklarından habersiz bir şekilde yaşıyoruz. Kim bilir o fotoğrafları çektirirken acaba çok mutluyum şu an, keşke bu anlar hiç bitmese demiş miydim? Acaba bundan tam 2 yıl sonra bu satırları, bu özlem dolu satırları yazacağımı hiç düşünmüş müydüm? Belki düşünmüş olsam şimdi geriye döner ve yaşamayı ihmal ettiğim her şeyi yaşardım.

Şimdi tekrar cama çıkıyorum. Elektrikler gelmeden karanlığın tadına bir kez daha varmak istiyorum. Karanlık aslında kötülükleri gizler, onları saklar ve kimseye göstermez. Kötülükle kim muhatap olmak istiyorsa o muhatap olur. Benim için bu karanlıkların bir anlamı daha vardır. Hayal kurarım. Karanlıkta kaldığınızda hiçbir şey göremezsiniz. Etrafınıza yerleştirilecek her şeyi siz belirlersiniz. Ondan değil midir küçük çocuklar gece uyandıklarında sandalyeyi insan sanıp korkarlar… İşte camdan bakıyorum ve her yere kafamdaki her şeyi yerleştiriyorum. Güzel, ütopik bir dünya kuruyorum…

İzliyorum

i am legend ( ben efsaneyim )

Uzun süre evvel birkaç günlükte görmüştüm bu filmi. Ancak afişinde adamın elinde silah falan olunca hoşlanmadığım filmlerdendir diyerek pek kaale almamıştım. Ancak bir iki arkadaşla filmler üzerinde sohbet ederken bana şiddetle önerdiği bu filmin öyle sıradan vurdulu kırdılı filmlerden olmadığını söyledi. Sanırım biraz benim sevdiğim psikolojik tarzda filmlerdenmiş. Ben de hemen indireyim dedim, attım listeye.

İki gece evvel izlemiştim bu filmi. Bir önyargı ile başladım ancak film gerçekten tüm önyargılarımı yıkmaya yetti. Şimdi aşağıda film hakkında biraz detaylı bilgi vereceğim. 🙂 E okuyunca filmi izlemiş kadar olacaksınız bende demesi. Ancak ben okusam da izlemek bana ayrı zevk verir derseniz buyurun devam edelim.

I am Legend yani Türkçe adıyla “Ben Efsaneyim” 2007 yılında çekilmiş ve yönetmeni Francais Lawrence. Başrölünde ise bizim kaliteli oyunculardan Will Smith var. Zaten filmde genellikle pek insan yok. Will Smith‘in yani Dr. Robert Neville‘nin bir de köpeği var Sam adında o kadar. İkisinin maceraları. 🙂

Film bir şirketin kanserli insanlar üzerinde denediği bir ilacın virüs şeklinde ortalıkta yayılması ile başlıyor. Bu virüs insanların vahşileşmesine, insanlık vasıflarını terk etmesine neden oluyor. Valla zombi desen zombi değil, vampir desen o da değil. Kuduz gibi bir şeyler. Gündüz güneşe çıkamıyorlar ve evlerde karanlık yerlerde barınıyorlar. Geceleri ise dışarı çıkıp avlanıyorlar.  Neyse bu virüs kan yolu ile ve hava yolu ile insanlara bulaşıyor. Virüs öyle yayılıyor ki, dünyadaki herkes bu virüsten kapıyor. Robert (Will Smith) ise ABD’de bir şehirde doktor yarbay. Onun vücudu yaptığı aşılar neticesinde bu virüse karşı bağışıklık kazanıyor. Gündüzleri dışarda gezerek şehirde sağ kalan birileri var mı diye arıyor geceleri ise evde duruyor.

Filmi sıradan yaratık (tam olarak ne olduklarını bilemediğim için yaratık diyorum) filmlerinden ayıran en önemli unsuru birazdan söyleyeceğim. Ancak bu unsurun dışında gerçekten ince düşünülmüş ayrıntılar var. Bu filmde yaratıklar diğer filmlerdekilere göre biraz zeki. Sadece kan kokusuna gitmiyorlar. Aynı zamanda yaşayan birisini daha gördüğünde onu günlerce takip edebiliyor ve ona tuzak kurabiliyorlar. Yani oldukça zekiler. İnsanlıklarına ait bazı özelliklerini hâlâ yitirmemişler. Yani tam bir canavar değil sizin anlayacağınız.

Gelelim en önemli unsura. 🙂 Film aslında bu yaratıkları pek konu edinmiyor. Yani yaratıklar filmin asıl konusunu ön plâna çıkarmak için, asıl konuyu vurgulamak için ortaya çıkarılmış bir ayrıntı diyelim. Filmin asıl konusu “yalnızlık”. Virüsün yayıldığı anda tüm insanlar bu virüsü kapıyor ya da bu virüsü kapan yaratıklara yem oluyor. Haliyle şehirde yaşayan kimse kalmıyor. Robert ise artık yalnızlık çekmeye başlıyor. Gidip cansız mankenlerle konuşacak duruma kadar götürüyor o işi. Bir de başına gelen üzücü bir olay onun bu yalnızlık duygusunu tetikliyor. Yalnızlığın insana neler yaptırabileceğini bu filmde rahatlıkla görebilirsiniz bence.

Yaşıyorum

biz madde ikliminin köleleriyiz

Aslında uzun zamandır madde ve mânâ ile ilgili aklımda tasarladığım şeyleri yazıya dökmeyi düşünüyordum. Ancak bugün gördüğüm ve hissettiğim şeyler bardağı taşıran son şeyler oldu ve yazma isteğinden kendimi alıkoyamadım.

Bugün birkaç hususî işlerimden dolayı bir iki arkadaşla birlikte sabah saat 10-10.30 gibi Eskişehir‘e doğru yola çıktık. Güzel ama yakıcı ve yorucu bir yolculuğun ardından 12.50 sularında Eskişehir’in girişine ulaştık. O sırada ben camdan kafamı çıkarıp gökyüzüne baktığımda güneşin açısını fark ettim ve hemen sağda müsait bir camiye çek, Cumayı eda edelim dedim. 🙂 Eskişehir‘in girişinde, giderken sağda, dönerken solda bulunan ve böyle dışarıdan tarihî gibi görünen ufak camiide namazı kılalım dedik. Arabadan inip caminin avlusuna doğru giderken kapıda A4 kâğıda basılmış bir yazı dikkatimi çekti. Yazıda özetle, arabanızın içerisinde değerli bir eşya bırakmayın buralarda hırsızlık olayı fazla yazıyordu. Biz de tekrar arabaya döndük ve cüzdanımızı falan bir çantaya koyup yanımızda aldık. Ben tabiî yeni aldığım ayakkabılarımın -gıcır gıcır- çalınma korkusu ile yandım durdum namaz boyu 🙂

Eskiden camiler çok güzel olurdu. Hele biz küçükken cuma namazları bir başka güzel olurdu. Çocuk yüreğimizin saflığı ile kılardık namazımızı. Belki namaz kılarken arkadaşımıza bakmak en büyük eğlencemizdi ama en büyük günahımızdı da. Ne sırtımızda bir servet sokardık içeri, ne mal düşünürdük, ne mülk düşünürdük ne de plân proje vardı kafamızda. İşlediğimiz en büyük günah, yanımızdaki arkadaşımıza bakıp kıs kıs gülmekti. Aradan yıllar geçti, biz büyüdük, şimdi camiiye girerken maddeye dair ne varsa kalbimizde, elimizde götürüyoruz. Namaz kılarken aklımızda o günün plânını yapıyoruz. nasıl para kazanacağımızı, nerede işe gireceğimizi düşünüyoruz. Nerede tatil yapacağımızı, kimle nerede sürteceğimizi düşünüyoruz. Ya da aklımız raftaki ayakkabımızda oluyor, acaba çalacaklar mı diye…

Şimdi düşünüyorum da, camiye arınmak için girerken bile bin bir dünya malı ile giriyoruz, acaba gündelik yaşamımızda neler yapıyoruz değil mi? Ne tür günahlara batıp çıkıyoruz. Hiç samimi değiliz azizim, hiç hem de. Diyanet’in atadığı imam deseniz hak getire. Hiç mi hitabet yeteneği olmaz bu imamlarda. Buna bilgisayar çıktısı ile verilen vaazları, hutbeleri hiç mi hutbeden evvel bir iki kez okumaz bu imamlar. Tamlama bozuklukları, tonlama hataları, kesik kesik cümleler… Hele bir de bu adamların sayfayı katlama şekli hep aynıdır. Yukarıdan aşağı doğru değil de sağdan sola doğru ikiye katlarlar. Haliyle bir bölümden diğer bölüme geçerken kelime bölünmüşse orada takılırlar ve tonlamayı hatalı söylerler. Zaten Cuma vaazları merkezî yayın ile verimeye başladı başlayalı vaaz dinlemeye gitmez oldum. Bir adam gözümün içerisine bakmadan konuşursa ne kadar inandırıcı olur ki değil mi?

Hayatımız hep madde üzerine kurulu fark edebiliyor musunuz_ Mânâya dair hiçbir şey yok. Her şey ama her şey madde. Kalbimizi arındıralım, Allah’a ibadet etmek için camiye gidelim diyoruz, orada da dünya hayatı bizimle birlikte geliyor. Dua ediyoruz onda da samimi değiliz. Samimi olmak için dua ediyoruz, onda bile samimi değiliz…

Güncelleme: Size söylemeyi unuttuğum bir şey daha var. Sabah evden çıkarken banyo yaptığım için abdestli sayılıyorum biliyorsunuz. Camiye girerken oh ne güzel abdestim var diye gidip şadırvanda, ayakkabıları çıkarıp bir abdest almadık. Sonra namazın ortasında yolda gelirken uyuduğumu hatırladım. 🙁 Üşengeçliğimden dolayı namazı abdestsiz kılmış oldum kısaca. Allah kabul eder inşallah.

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…
Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim….

İzliyorum, Yaşıyorum

stranger than fiction’dan hareketle birkaç kelâm

stranger than fiction

İki gündür bilgisayar başında yazı yazmak dışında pek bir işim olmadığından internet bağlantısını sonuna kadar kullanarak birkaç film indireyim dedim. En azından canım sıkıldığında seyrediyorum, güzel oluyor. 2 gündür üç tane film indirmişim. Bunlardan ilki Erhan‘ın tavsiyesi ile indirdiğim Never Back Down‘dı. Film güzel hoş, gerçekten vurdulu kırdılı bir şeyler izlemek isteyenler için ideal bir film. Ancak ben biraz daha psikolojik, kurgusu biraz daha karmaşık filmler izlemeyi seven birisi olduğum için pek hoşuma gitmedi doğrusu. İndirdiğim ikinci film ise bugün izlediğim Stranger Than Fiction idi. Google‘da aradım ancak Türkçe çeviri adına rastlamadım. Pek de bir önemi yok zaten.

Son zamanlarda izlediğim güzel filmlerden bir tanesi. Bu filme de geçen gece Barış’ın şurada yaptığı tanıtım sayfasından ulaştım ve indirdim. Belki Barış‘ın üslûbundan etkilendiğimden midir (çok saçma bir kurgu hikâyesi var demiş) nedir bilemiyorum ancak filmi izlemeye biraz önyargı ile başladım. Ancak filmi bitirip, film oynatıcıyı kapattığımda bir daha önyargılı davranmamak konusunda kendime sıkı bir telkinde bulundum.

Stranger Than Fiction, son zamanlarda izlediğim filmler arasında kurgusu en iyi olan film diyebilirim. Yani hikâyesi. Hikâye aslında basit gibi duruyor ancak yönetmenin hikâyeyi böylesine güzel işlemesine şaşırdım ben. Aslında filmin başlangıcında bizim ana karakterin sıradan birisi olması bana American Beauty filmini çağrıştırdı hemen. O filmde de başına türlü olaylar gelecek olan baba filmin başında sıradan birisiydi. İşte bizim ilgili filmimizde bu adamın başına garip olaylar geliyor ve bir gün bakıyor, kendisini bir romanın ana karakteri olduğunu fark ediyor. Film de zaten burada başlıyor ve sürpriz gelişmelerle devam ediyor.

Aslında ben bu yazıyı filmi tanıtmak amacıyla yazmak istemediğim için filmle ilgili pek bir şey anlatmayacağım size. Ben yine filmi izlerken filmin bana çağrıştırdıklarından bahsedeceğim size. Durmuyor bir türlü beynim ve ruhum, sürekli bir devinim içerisinde. Düşünüyor, hissediyor. Sürekli gördüğü, izlediği şeylerden yeni yeni kurgular üretiyor. İzlediği şeyleri hayatına adapte ediyor vs.

Bir gün birisi çıkıp size, hayatınızı değiştirmenizin kendi elinizde olduğunu söylese ne yapardınız? Hayatınızın bir roman olduğunu, sizin de bu romanda ana karakter olduğunuzu söylese, romanınızı sizin yazmanızı istese neler yazardınız acaba? Ya da hangi romanın ana karakteri olmak isterdiniz?

Filmi izlerken hayatımızın aslında bir roman olduğunu düşündüm ben. Belki saçma gelecektir size, ancak ben öyle düşündüm. Ya da öyle inanmak istediğim için düşündüm. Belki de gerçek hayattan biraz olsun uzaklaşıp, kurgu dünyasında yaşamak istediğim için ya da hayatımda değişiklik istediğim için istemişimdir bunu değil mi?

Filmlerde gördüğüm birçok şeye özenen birisiyim ben. Mesela bu filmde adamın tek hayali bir gitar alıp onu çalmaktır. Ben de bir aralar keman çalmaya heveslenmiştim. Gittim Çin malı bir keman aldım, birkaç da nota öğrendim ve bir iki parçayı acemice çalar hâle geldim. İşte bu filmdeki adamı izleyince yarın kemanı kutusundan tekrar çıkarıp çalsam mı diye düşündüm uzun uzun… Belki de güzel fikirdir ne dersiniz? Kemanın ve ney’in diğer müzik aletlerinden ayrı bir yeri vardır benim için. Onları özel bir müzik aleti olarak görürüm. Belki de müzik aleti değil de, bir insan olarak görürüm onları. Ney’in tasavvuftaki yerini bilmeyen yoktur sanırım.Mevlânâ der ya, bu ney kamışlıktan koparıldığı için, sürekli kamışlığa bir özlem duyar ve ondan böyle sürekli feryat figan eder. Ve arkasından ekler, biz insanlar da Allah’tan koptuğumuz, dünyaya geldiğimiz için sürekli bir ıstırap içerisindeyiz. Ne zaman ki ona döneriz, yani vahdet-i vücûda kavuşuruz, o zaman mutlu oluruz. O zaman bir oluruz, o zaman tam oluruz.

Peki ya keman? Kemanın tarihi hakkında pek bir fikrim yok. Ancak onun da sesinin ney gibi insanın koparılmışlığını, feryadını dile getirdiğini düşünüyorum. Belki söyleyemediklerimizi, yazamadıklarımızı bu iki elçi aracılığıyla söyleriz değil mi? Suskunluğumuzu belki bu iki elçi bozar. Yüreğimizin en derinine hapsettiğimiz, üzerine kırk kilit vurduğumuz duygularımızı bu iki elçi gün ışığına çıkarır değil mi?

“İki müzik aletinden bu kadar hüner beklemek biraz saçmalıktır. ” Belki marksist, maddeci birisi olsam ben de böyle düşünürdüm. Ancak hayatı mânâ olarak gördüğüm için bana pek de öyle gelmiyor. Eğer bizde Allah’ın ruhundan bir ruh varsa, bize de kendi sıfatlarından üflemişse bizde de bir mânâ var demektir. Belki de Hallac-ı Mansur işte bu mânâyı keşfettiği için “En-el Hak” demiştir. Belki de biz ya da onu astıran kimseler anlamamıştır onun ne kadar mânâda gizli bir insan olduğunu değil mi?

Keşke şu bizi hayata tek yönlü bakmaya sevkeden at gözlüklerimizi çıkartabilsek. Keşke hissettiklerimize, düşündüklerimize ve yaşadıklarımıza 360 derece bakabilsek. Keşke her insanı anlayabilsek. Keşke empati denen kelimeyi gerekli kılan tüm unsurlar ortadan kalsa da birbirimizi anlayabilsek…

Bu yazıda da yine bir yerden girdim bir yerden çıktım. Beni affedin ne olur. Aklıma bir şey geldi mi yazmazsam bir daha yazamıyorum. En azından bu aklıma gelenleri kontrollü bir şekilde yazmayı öğrenene kadar beni affedin.

Selametle.

bişnev in ney çün hikâyet mîküned
ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

dinle, bu ney neler hikâyet eder,
ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.

Yaşıyorum

kördüğüm gibi

Lise yıllarında arkadaşlar arasında bir moda vardı. Herkes eline aldığı bir ajandayı arkadaşına götürür yazdığı sorulara cevap vermesini isterdi. Biraz saçma sorular olurdu bunlarda. Mesela benim çok iyi hatırladığım bir soru: “Duygusal mısınız, gerçekçi mi?”. O zaman daha duygusallığın ya da gerçekçiliğin ne olduğunu bile tam olarak bilemediğimiz yıllardı. Kimliklerimiz yeni yeni oturuyordu zaten. Hatta deftere yazı yazarken başlardık, “bana kalbin kadar beyaz sayfayı…” O zaman hiç de saçma gelmezdi bunlar değil mi? Kimbilir belki birçoğunuzun lise yıllarına ait birkaç ajandası bile vardır. Özellikle de kızların… Konuyu yine dağıtmakta üzerime yok değil mi? Şuraya gelmek istiyorum. Genellikle bu defterlerde saçma ama bir o kadar da anlamlı bir soru daha olur: “Şu an kendinizi bir kelime ile ifade etmek isteseniz bu hangi kelime olurdu ?”…

Bu soruya cevap verebilmek için şöyle durup kendinize bir bakmanız gerekiyor. Neyim ben, kimim, neyi yaşıyorum, nasıl yaşıyorum, ne olmak istiyorum, ne yolunda gidiyorum gibi bir sürü soru silsilesinden geçmeniz gerekiyor ki sahih sonuca ulaşabilesiniz. Şimdi düşünüyorum da böyle bir soruya şu an cevap vermek pek zor olmasa gerek. Sanırım böyle bir soruya “kördüğüm gibi” diye bir cevap verebilirdim.

Bir iki hafta evvel şurada duyduğum bu kelime zihnime öylesine yer etmiş ki, attığım adımda, baktığım her yerde bu sözcüğü düşünüyorum. Onunla yatıp onunla kalkıyorum adeta. Nedir kördüğüm gibi olmak…

İnsan hayatı modellenirken belli bir rutinlik üzerine modellenmemiştir. Onlarca, belki de yüzlerce hayatı yaşama şeklimiz vardır. Belki de dünyadaki insan sayısı kadar hayatı yaşama şekli, duygu çeşidi vardır. Herkes belki aynı şeylere sevinebilir ancak bu sevinci yaşama oranı farklıdır. Ya da herkesin babası ölebilir, ancak onu hissetme oranı farklıdır. Ya da hissediş, duyuş şekli. Şimdi size en sevdiğiniz kişinin öldüğünü düşünün desem -Allah korusun- ve ardından hissettiklerinizi sorsam size bana neler söyleyebilirsiniz? On kişiye ve hatta yüz kişiye sorsam hepsinden farklı bir cevap alabilirim değil mi ? Demek ki yaşamı algılayış şeklimiz farklıdır hepimizin.

İşte ben de yaşadıklarını en derinden yaşayan birisiyim. Üzüntülerini de, sevinçlerini de en derinden yaşayan birisiyim. Belki bundan dolayı kayıplarım bir yıkım niteliğinde, kazançlarım da bir piyango niteliğinde. Belki ondan dolayı kaybettiğimde çok derinden üzülüyor, sevindiğimde ise çok içten seviniyorum. Bunu henüz ben de çözümlemiş değilim. Hep diyorum ya, ben de kendimi çözemedim henüz. Acaba diyorum bazen, kimlik bunalımı mı yaşıyorum ben, yoksa şurada dediğim gibi “büyüyor muyum?”.

Aslında böyle olmamayı istiyorum diyebilirim. Üzüntüler karşısında metanetli olabilmeyi, sevinçler karşısında ise olağan karşılamayı istiyorum. Hani bir hikaye vardır ya:

Çocuğun biri çok mutsuzdur. Hiçbir şeyden tat alamaz. Karşılaştığı en ufak sıkıntı, acı onu hüzünlendirir. O da bir bilgenin yanına gider. Derdini bilgeye bir bir anlatır. Bilge de çocuktan bir bardak su ve bir avuç tuz getirmesini ister. Çocuk suyu ve tuzu getirdiğinde, avucundaki tuzu bardağa boşaltmasını ister. Sonra da o bardaktaki suyu içmesini söyler. Çocuk suyu içtiği gibi geri tükürür. Bilge suyun tadını sorar çocuğa. Çocuk, su acı, tadı falan yok der. Sonra birlikte bir göle giderler. Bilge, çocuğa, bir avuç tuzu göle dökmesini söyler. Çocuk tuzu göle döker. Sonra bilge, gölden su içmesini söyler, çocuk da gölden su içer. Şimdi suyun tadı nasıl der bilge. Çocuk, ferahlatıcı, güzel der. İşte bilge bilgeliğini o anda konuşturur. Hayatın bizim için verdikleri karşısında gönlümüzü bir bardak su sanarsak hayat bize çekilmez, acı, ıstırab dolu gelir. Ancak bir bardak su değil de koca bir göl olursa gönlümüz, o acıdan, ıstırabdan bize ne değer?

Üzülecek bir şeyler ile karşılaştığımda bu hikayeyi düşünürüm hep. Neden hayatın bize sundukları karşısında gönlümüzü bir bardak su gibi görürüz ki? Belki tuzun dökülmesini engelleyemeyiz ama bardaktaki ya da göldeki su olmak bizim elimizde değil mi?

Kaderin iki türlü olduğuna inananlardanım. Birisi kendi yazabildiğimiz, kendimizin şekillendirdiği bir kader diğeri de Yaratıcımızın bizim için yazdığı bir kader. İkincisini siz de taktir edersiniz ki biz belirlemiyoruz. Yaratıcımız belirliyor ve biz ona tüm samimiyetimiz ile inanıyor ve yaşıyoruz. Nerede, hangi ailenin çocuğu olacağımız, kiminle evleneceğimiz ya da nerede öleceğimiz gibi bizim irademiz dışında gelişen olaylar Yaratıcının taktirindedir. Ancak geleceğimizi şekillendirmek ise bizim ellerimizde. Doktor olmayı ya da bir yazar olmayı biz seçmişizdir. Nerede, kiminle gezeceğimizi biz seçmişizdir. İşte bu sebeple yaşadığımızdan fazla gam, kasevet duymamak gerekir.

gençlik geldi geçti bir günlük süstü,
nefsim doyamamaktan dünyaya küstü…