Yaşıyorum

Yaş Otuz Üç, Yolun Neresi?

Yaş otuz üç

Hayatın akış hızını fark etmeme konusunda birçoğunuzun hatta belki de hepinizin benim gibi düşündüğünün farkındayım. Kendimize referans olarak geçmişte yaşadığımız bir günü, bir ânı, bir olayı; gördüğümüz bir kareyi, bir çocuğun saçlarını, boyunu, aklınıza ne gelirse, herhangi bir şeyi alıp bulunduğunuz an ile  karşılaştırdığınızda zamanın su gibi akıp geçtiğini bir kez daha fark ediyorsunuz. Bazen yaşamın akışı içinde bu hızı fark edip yavaşlatmaya çabalayabiliyorken bazen de çaresizce elinizden kayıp giden bu zamana hayıflanıyorsunuz. Süreç ve sonuç ne olursa olsun içinizde buruk bir hüzün ve tatlı bir özlemden başka bir şey kalmıyor maalesef. Hemen hepimizin geçmişe, yaşantımıza, yaşadıklarımıza, geride bıraktıklarımıza yönelik tutumu bu ise acaba hepimiz, bir yerde hata mı yapıyoruz yoksa olması gerektiği gibi mi yaşıyoruz diye kendime sormadan edemiyorum. Sanırım kendimden aldığım cevaplar ruh halime, dinlediğim şarkılara, cebimdeki paraya, o günkü iş yüküme, hatta erken kalkıp kalkmamama göre bile değişebiliyor.  Tüm bu değişkenlikler içinde birlikte son 10-15 yılımızın bir muhasebesini yapalım istiyorum. Biraz acımasız, biraz hüzünlü, biraz gururlu, biraz özlem dolu bir muhasebe olsun.

Biriktirdiklerim ve Yitirdiklerim

33 yaşımdayım. Yaşa göre genç, olgun, yetişkin gibi birçok sınıflandırmaya beni dahil edebilirsiniz. Ben ise daha çok kendini “halâ” genç olarak görenlerdenim. Mühim olan yaşın değil, yaşının sana ne hissettirdiğidir. Eğer içinizde halâ bir şeyleri değiştirmeye yetecek enerjiyi bulabiliyor, bir şeyleri sorgulayabilecek idrakin var olduğuna inanıyorsanız fazlasıyla güçlüsünüz demektir. Ben hayatımın muhasebesini her an yapıyorum ve bir şeyleri değiştirmem, düzeltmem gerektiğine inanıyorsam hiç vakit kaybetmeden bununla ilgili harekete geçebiliyorum. Nitekim hayatım bu anlamda birçok seçimle, sorgulama ile dolu. Peki son 15 yılım nasıl geçti?

2000’li yıllarda başladığım üniversite serüveni 2008’de mezuniyetle birlikte sonra erdi. Akabinde, dershane,  ücretli öğretmenlik gibi birtakım “acı” tecrübeden sonra 2010 yılında Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak Bolu’ya atandım. Atanmadan önce verdiğim formasyon mücadeledesine bu blogu o yıllarda takip eden birçok kişi yakinen şahit oldu. Hatta benimle aynı kaderi o dönem birçok meslektaşım yaşadı ki bugün de benzerini hatta daha kötüsünü binlerce üniversite mezunu yaşıyor.

Bana hayatının en zor dönemeci nedir diye sorsalar şüphesiz atanma derdim. Üniversiteye hazırlık, yüksek lisans, okulun ilk günleri, askerlik, evlilik, çocuk gibi birçok önemli sorumluluk “işe girme” sürecinden daha zor değildir eminim. Bu süreçle ilgili yazdığım “Türkiye’de edebiyat mezunu olmak” isimli  yazım benimle birlikte birçok arkadaşımı da karamsarlığa düşürdü. Atandıktan sonra bu karamsarlar ordusuna yenisini eklememek için hemen “Edebiyat mezunlarına umut ışığı” isimli bir yazı kaleme aldım.  Ne kadar başarılı oldum, bilemiyorum.

Atandıktan sonra bir süredir devam eden yüksek lisansımı tamamlamaya gayret ettim ancak tembelliğim ve yılların yorgunluğu bana kısa sürede havlu attırdı. Üstelik o sıra evlenmem, hayata ve bölüme bakışımın biraz da olsa değişmesi yüksek lisansı tamamen bırakmama, üniversiteden uzaklaşmama sebep oldu.

Lise yıllarımda başlayan bilgisayar merakı, erken dönemde kazandığım ekonomik bağımsızlık vs. beni girişimcilik konusunda çok fazla tetikledi. Hep edebiyat-bilgisayar temelli projeler yapmak konusunda çok çabaladım. Hatta bu süreçte Anadilim.org, Kolayturkce.com, edebiyatkonulari.com gibi birçok projeyi hayata geçirdim. Bir yandan öğretmenliğin/memuriyetin tekdüzeliği devam ederken bir yandan da bu tarz projelerde yer almak hayatım renk katıyor, beni köhnemiş bir kafa yapısından kurtarıyordu.

Bu projeler devam ederken henüz tamamlamadığım askerlik görevim için 6 ay gibi bir süre önce Manisa, oradan da Kıbrıs’a gittim. Eşimden, ailemden, ev yemeğinden, halıya basmaktan, temiz çarşafa uzanmaktan uzakta özlem dolu 6 ay geçirdim. Zor ama keyifli bir 6 aydı. Birçok arkadaş, dost ve  hatıra biriktirdim.  Bugün bana askerlikle ilgili sorulan birçok soruya, dönene kadar zor ama döndükten sonra hem keyifli, hem dinlendirici hem de biriktirici bir dönem, diye tanım yapıyorum. Ben insanın yaşadığı her şeyin insan hayatına bir katkısı olduğuna inananlardanım. Hem manevi hem maddi bir katkı. Tanıştığım, yakınlaştığım her insanın hayatımda bir yerinin olduğunu, bir gün mutlaka onunla bir paylaşımım olacağını hissederim. Yine biriktirdiğim her hatıranın beni “ben” yapan değerlerime katkı sağladığını düşünürüm. İster bana güzel duygular yaşatsın isterse kötü duygular. Sonuç olarak o insan benim hayatıma bir katkı sağlıyor, hayatımı zenginleştiriyor. Hani diyor ya şair “ayrılık sevdaya dahil” diye, tam olarak bunu hissediyorum.

Askerden geldikten sonra her yeni evlenene sorulması adetten olan “çocuk ne zaman” fikrine kendimi alıştırdım ve erkekliğim için, insanlığım için bir dönüm noktası olan kız babası oldum. Bence her erkeğin, özellikle kardeşleri, kuzenleri vs. içinde kız olmayan her erkeğin kız babası olması gerekiyor. Hayata farklı, sabırlı ve anlayışlı bakabilmeyi insan biraz da onlardan öğreniyor sanırım.

Evet, yukarıda kendi hayatımın kısa bir özetini geçtim ve aralarda da hayatıma dair ufak ufak muhasebemi yaptım. Bugün dönüp son 10 seneye baktığımda birçok şey biriktirdiğimi gördüm. İş, para, arkadaş, ev, evlat, öğrenci en önemli kazanımlarım şüphesiz. Ancak biriktirdiklerim kadar yitirdiklerim de var. Misal Türk dili ve edebiyatı bölümü okumaktaki temel sebebim olan bir şeyler yazma, okuma etkinliğimden yavaş yavaş uzaklaştığımı; hayatı hızlı yaşamaya başladığımı, yaşımı, günümü, saniyemi hissetmediğimi fark ettim. Ben, bir yazı okurken, bir film izlerken kendi hayatım üzerine sürekli sorgulama yapan bir insanken bu sıralar eve yorgun gelip bir an önce ayağımı uzatıp dinlenmenin, kafa dağıtmanın peşinde geziyorum.  Atalet ataleti doğurur derler. Gerçekten de öyle. Ne zaman külliyat okuma planı yapsam, bir konuda etraflıca çalışmak istesem veya blogumla ilgili bir yazı kaleme alacaksam bu düşünce bir iki gün içinde tuzla buz oluyor.

Ben tam şu anda bu yazı ile harekete geçmem gerektiğini bir kez daha hatırlıyor, irademe bir kez daha kamçı vuruyor, güzel bir sanat müziği eşliğinde güzel planlar yapıyorum.

Buraya kadar hep benden bahsettim. Bundan sonra da birazcık senden bahsetmek istiyorum. Bu yazıyı bitirdiğim an son 15 yıl boyunca bloguma yorum yazan herkese bir e-posta atacak ve şu an neler yaptığını soracağım. 10 yıl evvel formasyonla ilgili soru soranların, “edebiyat bölümü okusam atanabilir miyim” diyenlerin akıbetini merak ediyorum. Rica etsem akıbetini yorumla paylaşır mısın?

Previous Post

You Might Also Like

1 yorum yapılmış

  • Reply Mehmet 03 Mart 2019 at 08:16

    Ömür geçiyor, önüne set kuramıyoruz maalesef. O yüzden hayatı güzelleştirmeye çalışmak gerek.

  • Yorum yazabilirsiniz

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.